E-posta: boyabatgazetesi@boyabatgazetesi.com
Boytek Boyabat Kız Öğrenci Yurdu

Perili Köşk'ün Kibar Çocuğu

Boyabat Erenlik Tepesi’nin batısındaki türbe ve sakız ağaçlarının bulunduğu düzlüğe en yakın olan… Boyabat Kalesini tam cepheden gören sokağın çocuklarından; Enver Karakurt, Serhat Tüylü ve Hasan Can arasında iyi bir uyum vardı.

Bu evleri birbirine oldukça yakın olan çocukların yaşları ilerledikçe de uyumlu arkadaşlıkları devam ediyordu. Enver Karakurt ve Hasan Can iyi futbol oynuyorlardı. Serhat Tüylü arkadaşları kadar yetenekli olmasa da hiçbir antrenmanı kaçırmamaya çalışarak, canla başla mücadele ederek arkadaşlarından geri kalmamaya çalışıyordu. İlkokulu bitirdikten sonra okuyamayan, kamyonlarda muavinlik yapmaya başlayan Serhat Tüylü en yorgun ve uykusuz olduğu zamanlarda bile top oynayan arkadaşlarına eşlik etmeye, en azından kaleye geçerek maçın oynanmasına katkı sağlamaya çalışıyordu. Enver Karakurt, Serhat’tan; Serhat da Hasan Can’dan bir yaş büyüktü. Ama dediğimiz gibi, özellikle futbol yüzünden bu üç arkadaşın aralarında güzel bir uyum vardı.Aralarında birer yaş fark olan bu üç arkadaşa sokağın diğer bütün çocukları da mükemmel bir şekilde eşlik ediyorlardı. Üç beş kişi olurlarsa, evlerinin hemen önünden geçen dar yolda… Beş on kişi olurlarsa, evlerinin tam doğusunda ve iki yüz metre kadar yukarısında bulunan Erenlik Tepesi’nin geniş düzlüğünde top oynayan; yoruldukları zaman, düzlüğün hemen yanı başında bulunan sakız ağaçlarının gölgesinde Boyabat Kalesi’ni seyrederek dinlenen çocukların bu güzel uyumunda en ufak bir pürüz bile yoktu. Bu güzel uyum -kolay kolay da- bozulacak gibi gözükmüyordu.

Enver Karakurt ve Hasan Can’ın evlerinin hemen önündeki dar yoldan; bir aşağıdaki sokağın yoluna kısa, çok dar, çok dik ve dolambaçlı bir yol iniyordu. Dediğimiz gibi bu patika yol, Cami Kebir Mahallesinin başka bir sokağına iniyordu. Yukarıdaki yola bakarak daha geniş ve çok daha işlek bir yola inen ve en fazla kırk, elli metre uzunluğunda olan dar ve dik yol aynı zamanda oldukça da ürkütücüydü. Bu dolambaçlı ve dik yolun ana yola birleştiği yerde, daha doğrusu ana yolun hemen altında bir su değirmeni vardı. Su değirmenin yanı başında da oldukça ilginç bir ev bulunuyordu. Bu ev çevredeki evlerden çok ama çok farklıydı. Bir kere mimarisi farklıydı. Çevredeki evlerin hepsinin de ahşap olmalarına karşın bu ev; yarı ahşap ve yarı betonarmeydi. Daha doğrusu güzel bir ahşap evin yanına daha sonradan çok güzel bir betonarme ev yapılmış; bu iki ev birbirlerine bitişik gibi düşünülmüş ve oluşturulmuştu. Ahşap kısmın boyası başka, betonarme kısmın boyası başkaydı. Betonarme kısmın boyası-özellikle üst sokağın çocuklarına göre- çok daha güzeldi ve bu bölümde çok da güzel bir balkon vardı. Galiba çevrede bir tek bu evin balkonu vardı. Balkonu olmayan ahşap evlerde oturan çocuklara bu balkon da çok esrarengiz geliyordu doğrusu. Geniş bir bahçe içinde yapılan bu bitişik evlerin altından-daha doğrusu betonarme bölümün altından-da küçük bir dere geçiyordu. Bitişik evlerin altından çıkan derenin; ortaya çıkar çıkmaz hemen yanı başında bulunan su değirmenlerinin oluklarına akması; bitişik evleri de su değirmenini de çevreyi de müthiş şekilde gizemli hale getiriyordu. İşte bu eve Enver Karakurt “Perili Köşk” demeye başlamıştı. Bu bitişik ev Hasan Can’a da çok ilginç geliyor; hele hele Enver Karakurt’un evden “Perili Köşk” diye bahsetmesi Hasan Can’ı daha da heyecanlandırıyordu. Üç arkadaş arada bir top oynamaktan yorulup da kendi evlerinin önünden geçen küçük yolun bahçe duvarlarından birine oturarak bu esrarengiz evi yukarıdan seyrederlerken Serhat Tüylü pek fazla konuşmasa da yine de ürkek bakışlarla eve bakmadan duramıyordu.

Evet. Bitişik evin mimari yapısı çevresine bakarak çok değişikti ama evin sahipleri de dolayısıyla evde oturanlar da sokağın diğer sakinlerine bakarak çok ama çok farklı insanlardı. Bir kere bu bitişik güzel evin bulunduğu mahalle, yanı başındaki su değirmeninden de anlaşılacağı üzere bir tarım mahallesiydi. Komşuların tamamı da hemen evlerinin yakınındaki bağlarında, bahçelerinde sebze-meyve yetiştiriyor ve yetiştirdikleri meyve ve sebzeleri pazarda satarak geçimlerini sağlamaya çalışıyorlardı. Sonra, sokağın sakinlerinin hemen hemen hepsinin de ya evlerinin altlarında ya da bahçelerinin bir köşesinde ahırları vardı. Yani, sokağın çoğunluğu hayvan besliyordu. Kedi-köpek, koyun-keçi ve tavuk gibi hayvanları besleseler de en çok beslenen hayvan inekti. Tabii ki ineklerinden elde ettikleri sütü, peyniri, yoğurdu ve yağı da pazarlarda satıyorlardı. Ama!.. Perili Köşk’ün sahibi Hulusi Şen tarımla uğraşmıyordu. Hulusi Şen, Boyabat’ın saatçisiydi, fotoğrafçısıydı!.. Hulusi Şen’in tabii ki giyimi-kuşamı da çevreden farklıydı. Çevrenin bütün erkekleri başlarına kasket giyerlerken, Hulusi Şen başına fötr şapka giyiyordu. Üstelik, Hulusi Şen’in giymiş olduğu bu fötr şapkalar yazın başka kışın başkaydı. Hulusi Şen, günlük sakal tıraşını olmadan asla sokağa çıkmazdı. Hâlbuki, sokağı bırak; mahallenin yetişkin erkeklerinin-özellikle Hulusi amcanın yaşıtlarının-hepsinin de suratları orman gibiydi. Sakalı bıyığı olup da bırakmayan yok gibiydi sanki. Deri ayakkabıları devamlı boyalıydı Hulusi Şen’in. Ütüsüz pantolonla, buruşuk ve kirli gömlekle dışarı çıktığı görülmüş bir şey değildi...

Ya evin bayanları? Onlar da çevredeki bayanlardan çok ama çok farklıydılar. Hulusi Şen amcanın eşi de kızları da giyimleriyle kuşamlarıyla hatta hatta yolda yürümeleriyle bile çevredeki bayanlardan hemencecik ayrılıveriyorlardı. Bu eve- arada bir de olsa- misafir olarak gelen bay ve bayanlar da farklılardı. Hele bir defasında Perili Köşk’e gelen -özellikle bayan- misafirlerden uzun süre gözlerini alamamıştı Hasan Can. Başlarında hasır şapkalarla, fötr şapkalarla evin önlerinde dolaşan, bahçenin içlerinde gezinen bu şık bayanların genç olanları da; yani, genç kızları da mini eteklilerdi. Bu oldukça şık bayanları okumuş olduğu çizgi romanlarındaki Avrupalı ve Amerikalı bayanlara benzeten Hasan Can; bayanları, kendi evlerinin önündeki küçük yolun bahçe duvarlarına yaslanarak seyrederken hayretler içinde kalıyordu. Evet. Çevresinde hep yazmalı, pıtalı ve şalvarlı bayanları görmeye alışık olan Hasan Can için bu şık bayanlar gerçekten de çok ilginçti doğrusu.

Aslında Hasan Can’a göre burada çok daha ilginç veya çok daha gizemli olan bir şey daha vardı. Hasan Can’ın gözlemine göre; üst sokaktan da alt sokaktan da Perili Köşk’e giden hiçbir kimse yoktu. Yani iki sokağın sakinlerinden de bu eve ne gece ne de gündüz oturmaya falan giden yoktu. Mahalleden hiçbir kimse Perili Köşk’e sohbet etmeye de çay içmeye de gitmiyorlardı. Veya davet edilmiyorlardı. Veya muhatap alınmıyorlardı. Yahu iş için bari olsa, sokağın sakinleri bu evin kapısını çalamıyorlar mıydı? Çalıyorlar! Kapıyı açan Hulusi amca veya Şaziye teyze; aşırı ciddi bir suratla, öfkeli bir ses tonuyla gerekenleri söylüyorlar, kapının iki metre uzağında bekleyen vatandaş, söylenenleri can kulağıyla dinledikten sonra, büyük bir saygı içinde geri çekiliyordu. Velhasıl… Kendi aralarında sık sık misafirliğe giden mahalle sakinleri Perili Köşk’e adım dahi atmıyorlardı. Kısacası… Hulusi Şen amca da sevgili eşi Şaziye teyze de çevrelerindeki bu evlerle pek muhatap olmuyorlardı… İlgilenmiyorlardı bile… Çevrelerinde tarımla uğraşan yüzlerce hane -Perili Köşk’ün sakinleri için- yok gibiydiler sanki… Tabii ki Hulusi Şen amcanın evine de misafir geliyordu. Ama bu misafirler Boyabat’ın merkezi mahallelerinde oturan; Boyabat’ın yönetiminde, ticaretinde ve sanatında etkili ve yetkili kişilerdi. Avrupa’dan ve Amerika’dan gelen misafirleri de eksik olmuyordu Perili Köşk’ün.

Hani bu mahalle tarım mahallesi dedik ya… Bu mahallede bulunan evlerin birçoğu da büyük bahçeler içinde dedik ya… Yani hemen hemen her evin bahçesi var ya… Tabii ki Hulusi Şen amcanın evi de büyük bir bahçe içindeydi. Mahallenin bütün çocukları da samimi olsunlar veya olmasınlar, birbirlerinin bahçelerine girerek erik, badem toplarlardı. Fakat… Hulusi Şen amcanın bahçesine girip de bir kez olsun erik ve badem toplamış çocuk ne görülmüştür ne de duyulmuştur. Bu esrarengiz eve Perili Köşk’e bakar gibi bakan sokağın çocukları; bu evin bahçe duvarında bile bir kez olsun oturup dinlenmeyi veya sohbet etmeyi akıllarının ucundan dahi geçirmemişlerdir. Hatta hatta Perili Köşk’ün bahçesinin batı tarafında ve su değirmenine giden küçük yolun kenarlarında bulunan böğürtlenleri toplayarak yemeyi de hiç düşünmemişlerdir mahallenin çocukları. Peki neden? Hulusi Şen amca bahçede mütemadiyen silahla nöbet mi tutuyordu? Perili Köşk’ün bahçesinde dolaşan azgın köpekler mi vardı? Hayır. Hulusi Şen amcanın farklı bir kişilik oluşu… Aile bireylerinin de çevrelerinden; giyimleriyle- kuşamlarıyla; yemeleriyle- içmeleriyle farklı oluşları… Perili Köşk’e gelen misafirlerin de sıradan kişiler olmamaları… Galiba… Biraz da… Perili Köşk’ün sahiplerinin, çevrelerine; tepeden bakmaları, dudak bükerek bakmaları; çevrelerini küçümsemeleri; kolay kolay hiçbir kimseyle fazla muhatap olmamaları; mutlaka ama mutlaka mahalleli ile kendi aralarına bir mesafe koymaları sokağın çocuklarını ürkütmeye yetiyordu… Bu aileyi ve Perili Köşk’e misafir olarak gelenleri çok esrarengiz bulan Hasan Can, merakını gidermek için de sık sık annesine başvuruyordu:

-Anne!

-Efendim oğlum.

-Bu Saatçi Hulusi amcanın evine; yani, Şaziye teyzelerin evine sen hiç gittin mi?

-Hayır oğlum.

-Enver abinin annesi Nevruz teyze gitti mi?

-Hayır oğlum.

-Hatice teyze gitti mi?

-Hayır.

-Yani bizim bu sokaktan o eve hiçbir kimse gitmemiş mi?

-Evet oğlum.

-Aşağıdaki sokaktan da kimse gitmemiş midir?

-Evet oğlum.

-Ama neden?

-Oğlum, onlar bizim gibi ailelere pek yüz vermezler. Fazla muhatap olmazlar. Biz bağ- bahçe işleriyle uğraşıyoruz. Hayvan besliyoruz. Onlar bizim gibileri kapıdan içeri bile sokmazlar. Onlar saatçi, fotoğrafçı… Biraz da zenginler galiba… Yani, onlar bizden farklı insanlar oğlum.

-Hayret bir şey!.. Tıpkı Hindistan’daki Kast Sistemi gibi ha!..

-Ne sistemi gibi?

-Neyse boş ver! Yani, bu koskoca mahallede o eve giren-çıkan kimse yok mu?

-Ha! Bir kişi var!

Hasan Can müthiş heyecanlandı:

-Kim o?

-Hani aşağı mahallede Çulluk köyünden Kör Dursun var ya!

-Evet!

-İşte o Kör Dursun’un karısı Ayşe teyzen o eve arada bir gider!

-Ama onlar da tarımla uğraşıyorlar! Hayvan besliyorlar! Ayşe teyze o eve nasıl girip çıkabiliyor ki?!

-Oğlum, Saatçi Hulusi amcanın karısı Şaziye Hanım, Boyabatlı zengin bir eczacının kızı. Bu eczacı da aslen Boyabatlı değilmiş galiba! İstanbul’dan gelip de Boyabat’a yerleşmiş diyorlar! Hulusi amcan da aslında Boyabatlı değil! Onlar da Balkanlardan mı gelmişler ne? Neyse. Boyabat’a uzun yıllar önce yerleşmişler işte! O Perili Köşk dediğin evi de sonradan yaptırmışlar!

Hasan Can iyice heyecanlanmıştı:

-Balkanlardan mı gelmişler? Hangi Balkan ülkesinden gelmişler acaba? Göçlerle gelmişlerdir belki de!..

-Bilmiyorum oğlum.

-Vay anasını be! Demek ki çevrelerinden bu yüzden çok farklılar!.. Ha!.. Peki, Ayşe teyze bu eve nasıl oluyor da girip çıkabiliyor?

-Oğlum! Ayşe teyzen, Şaziye Hanım’ın baba evinde; yani, Eczacı İhsan’ın evinde beslemeymiş!.. Ayşe teyzenle Şaziye Hanım birlikte büyümüşler. İşte bu yüzden Ayşe teyzen, Şaziye Hanım’ın yanına ara sıra gider.

-Sohbet yaparlar?

-Ne sohbeti oğlum be! Şaziye Hanım hiç Ayşe teyzenle sohbet eder mi?

-Ya ne yapar?

-Ne yapacak… Şaziye Hanım; Ayşe teyzene çamaşır yıkattırır, yufka ekmeği yaptırır, orayı burayı süpürttürür… Sonra da eline üç beş kuruş vererek gönderir!..

İşte bu Perili Köşk’e 1973 yılında, okulların açıldığı ilk günlerde -yine çevreye bakarak-oldukça şık giyimli, temiz yüzlü, orta boylu ve sarışın bir çocuk girip çıkmaya başladı. Bu çocuk Enver Karakurt gibi Boyabat Lisesinin birinci sınıflarından birisine gidiyordu. Hem sınıfının hem de okulunun birincisi… Hulusi Şen’in en büyük kızından olan torunu… Yani, Hulusi Derici isimli bu çocuk Perili Köşk’ün torunu… Hulusi Derici eve yerleştiği ilk günlerde, önce kendi sokağının çocuklarıyla, gençleriyle ilgilenmeye, onlarla haşır neşir olmaya çalışsa da -nedense- bu ana sokakta fazla kalmadı. Kısa zamanda bir üst sokağı keşfeden Hulusi Derici, boş vakitlerinde ve ilk fırsatta, dedesinin evinin hemen karşısından bir üst sokakla birleşen kısa, dar ve dik yokuşu hemencecik çıkarak soluğu Enver Karakurt ve arkadaşlarının yanında alıyordu. Yani, Hulusi Derici kendi sokağındaki arkadaşlarıyla değil de hep yukarı sokaktaki arkadaşlarıyla oturup kalkmaya başladı. Peki, Enver Karakurt ve arkadaşları bu durumdan çok mu memnundular? Hulusi Derici tarafından tercih edildikleri için sevinçli miydiler? Kesinlikle hayır! Ders notları vasat olan ama iyi derecede futbol oynayan Enver Karakurt, aynı okulda, derslerinde hep birinci olan Hulusi Derici’den zerre kadar hoşlanmıyordu. Şaziye Hanım, torununun; o ütülü takım elbiselerini dar patika yolun bahçe duvarlarına sürte sürte, o boyalı ayakkabılarını dik yokuşun çamuruyla, tozuyla berbat ederek; bir üst sokağa, daha bir fakir çocukların yanına koşarak gidişinden memnun muydu? Olur mu canım? Belki de Kast Sisteminin Boyabat’taki yegâne savunucusu olan Şaziye Hanım bu durumdan hiç memnun olur mu? Hulusi Derici’nin üzerini-başını kirleterek dar ve dik yokuşa doğru koştuğunu gören Şaziye Hanım, torununun arkasından avazı çıktığı kadar bağırıyordu:

-Hulusi!.. Hulusi!.. Nereye gidiyorsun oğlum!.. Çabuk eve gel!..

Bu durum her seferinde böyle oluyordu!.. Şaziye Hanım, Hulusi Derici’yi dik yokuşu çıkarken göremese de torununun yukarı sokakta olduğunu tahmin ederek barım barım bağırıyordu:

-Hulusiii!.. Eve gel Hulusiii!..

Bir üst sokağın varoş çocuklarıyla top oynamasını, sohbet etmesini hiç ama hiç istemeyen Şaziye Hanım’ın bu ciyak ciyak bağırmaları Enver Karakurt ve arkadaşlarını çok üzüyordu. Kendilerinden çok farklı olan Hulusi Derici’nin yanlarına gelmesinden zaten memnun olmayan üst sokağın çocukları, birde Şaziye Hanım’ın bu bağırmaları yüzünden aşırı derecede rahatsız oluyorlar ve acı çekiyorlardı. Yani, Hulusi Derici, üst sokaktaki Enver Karakurt ve arkadaşlarının aralarındaki mükemmel uyumu da bozmuştu. Hulusi Derici, durgun suya atılan kocaman bir taş gibiydi sanki. Hulusi Derici’nin birden bire ortaya çıkışı her şeyi allak bullak edivermişti.

Öğleden sonra, ikindiye doğru, üst sokağın çocukları Hasan Can ve Enver Karakurt’un evlerinin önünde toplanmışlardı. Bir yandan Erenlik Tepesi’ndeki düzlükte top oynamaya gitmek için hazırlık yapıyorlarken; bir yandan da birkaç arkadaşlarının daha gelmesini bekliyorlardı. Çocuklar kendi aralarında şakalaşarak hazırlıklarını yaparlarken; aniden, aşağı sokakta kıyamet koptu:

-Hulusiii!.. Hulusiii!.. Çabuk buraya gel!.. Çabuuuk!..

Şaziye Hanım’ın sesiydi. Hulusi’ye sesleniyordu. Ama Hulusi üst sokağın çocuklarıyla birlikte değildi ki!.. Çocukların arasında Hulusi Derici yoktu ki!.. Hemen üst sokağın bahçe duvarlarına koşan çocuklar; kırık ve çürümüş tahta çitlerin arasından Şaziye Hanım’ı görmek için çaba sarf ederlerken… Birde baktılar ki… Dar ve dik yokuşu koşar adımlarla çıkmaya çalışan Hulusi Derici-gerçekten de-yanlarına geliyordu. Üst sokağın çocuklarının şaşkın bakışları altında dik yokuşu çıkan Hulusi Derici -kendisini kesinlikle beklemeyen-arkadaşlarının yanına gelmişti ki… Şaziye Hanım’ın o korkunç sesi yeniden ortalığı inletmeye başladı:

-Hulusiii!.. Hulusiii!.. Onlarla top oynama sakın!.. Hemen geri dön!.. Hemeeen!..

Onlarca çocuk üzüntülü ve kızgın bir şekilde birbirlerine bakarlarken; Serhat Tüylü, savaş baltasını çoktan çıkarmıştı bile:

-Hadi cadılar bayramına!.. Cadılar bayramına!...

Serhat Tüylü’nün bu baş kaldırışı, bu haklı isyanı belki de sokakta, belki de mahallede; hatta, belki de Boyabat’ta bir ilkti!.. Hiçbir kimse Şaziye Hanım’a bu sözleri söylemeye cesaret edememiştir. Hiç kimse Şaziye Hanım’la bu üslupta konuşamamıştır. Hiç kimse Şaziye Hanım’a böyle bir karşılık verememiştir.

Serhat Tüylü’nün bu sözleri arkadaşlarının da çok hoşuna gitmişti. Serhat’ın böyle bir şeyi akıl edebilmesine ve olağanüstü bir özgüvenle haykırabilmesine önce çok şaşıran arkadaşları hemen etrafında toplanarak-final maçında gol atmış gibi-Serhat Tüylü'yü büyük bir coşkuyla kahkahalar atarak kutladılar. Ama… En büyük övgü Enver Karakurt’tan gelmişti:

-Süpersin Serhat!

Sokaktaki en büyük rakibi tarafından takdir edilmek Serhat Tüylü’yü aşırı derecede sevindirmişti. Enver Karakurt da bu yeni öğrenmiş olduğu “süper” sözcüğünü -güncel hayatta- ilk defa kullanıyordu. Belki de Enver tarafından -hem de bir sürü arkadaşının arasında- ilk defa takdir edilen Serhat Tüylü iyice havaya girince; dişlerini sıkarak, gözlerini döndürerek tekrar aşağı sokağa inen dik yokuşa yöneldi:

-Hadi cadılar bayramına!.. Cadılar bayramına!.. Hadiii!..

Az önce büyük bir şaşkınlık yaşayan Şaziye Hanım da kendisini toparlamıştı ama:

-Kim o? Kimdir o? Hangi terbiyesiz o? Hangi terbiyesiz?

Şaziye Hanım, Perili Köşk’ün kapısının önünde, elleri belinde; ağacın en uzak dalındaki avının üzerine atılmak üzere olan kara bir panter gibi kükrerken ve üst sokağın bahçe duvarlarından kendisine kahkahalar atarak bakan çocukları tanımak için kartal gibi bakarken… Ve!.. Şaziye Hanım, belki de hayatında ilk defa elleri belinde üst sokağa çıkan dik yokuşa yönelirken… Üst sokağın çocukları çığlıklar atarak kaçıştılar!.. İstikamet? Tabii ki… Erenlik Tepesi. Evet. Erenlik Tepesi’nin dik ve keskin virajlı iki yüz metrelik yolunu da hiç ara vermeden kahkahalar atarak koşan çocukların sevinci gerçekten de büyüktü. Erenlik Tepesi’ndeki düzlüğe vardıkları zaman hemen maça başlamadılar. Düzlüğün hemen yanı başındaki sakız ağaçlarının altında kahkahalar atarak, çimenlerde yuvarlanarak bir süre daha zaferlerini kutlayan çocukların sevinci görülmeye değerdi. Fakat… Zaferin mimarı Serhat Tüylü'nün defalarca kutlanması; atılan zafer çığlıklarının bir türlü bitmek bilmemesi; çocukların arasındaki bir kişiyi azcık sinirlendirmeye başlamış gibiydi. Bu sinirli kişi; Hulusi Derici’ydi. Üst sokağın başında da… Erenlik Tepesi’ne çıkan iki yüz metrelik dik yokuşta depar atılırken de hep çocukların arasında olan Hulusi Derici’nin daha fazla sabredecek tahammülü kalmamıştı. Fakat… Hulusi Derici; o aristokrat havasıyla, o filozof edasıyla kavga etmek için Serhat Tüylü’ye yönelirken de son derece kibardı:

-Serhat çığım!.. Anneannemle bu üslupta konuştuğun için teessüf ederim!.. Bir daha da seni böyle konuşmaktan men ederim!.. Şunu da iyi bil ki!.. Cadılar bayramı Türkiye’de yapılmaz!.. Başta Fransa olmak üzere; Avrupa’da yapılır!.. Bilmiyorsan öğren!.. Tamam mı canım?

Hulusi Derici’nin kavgası bu kadardı!.. Tekme yok!.. Yumruk yok!.. Küfür yok!.. Böyle kavga mı olur? Teessüf edermiş!.. Men edermiş!.. Serhat Tüylü ve arkadaşları; “Teessüf” ve “Men” kelimelerinin ne anlama geldiğini bilmiyorlardı ki!..

Zaten Serhat Tüylü, Hulusi Derici’ye -sırf kaale almadığı için- karşılık bile vermedi. Diğer çocuklar da Hulusi’ye bir şey demediler. Onlar da teessüf ve men kelimelerini tehdit olarak görmediler. Az sonra da top oynamaya başlayarak her şeyi unuttular.

Ama… Enver Karakurt ve arkadaşlarının Hulusi Derici’nin yanlarına gelmesini istememelerinin bir tek nedeni Şaziye Hanım’ın ciyak ciyak bağırmaları değildi. Hulusi Derici’yi istememelerinin birçok nedeni vardı.

Hulusi Derici, tatil günlerinde bile takım elbise ile dolaşıyor!.. Saçları sürekli taralı!.. Ayakkabıları hep boyalı!.. Beyaz gömleği hem devamlı bembeyaz hem de devamlı ütülü!.. Hadi bunları geçelim… Hulusi Derici-baba tarafından- öz be öz Boyabatlı olmasına rağmen Boyabat ağzıyla konuşmuyor!.. İstanbul Türkçesiyle konuşuyor!.. Başka… Üst sokağın bütün çocuklarının hemen hemen hepsinin de Galatasaraylı olmalarına karşın; Hulusi Derici Fenerbahçeli!.. İyi futbol oynayamamasına karşın, teorik bilgileriyle, laf cambazlığıyla Fenerbahçe’yi, onlarca Galatasaraylı arkadaşına karşı aslanlar gibi savunabiliyor!.. Başka… Üst sokağın bütün çocukları: “Karaoğlan Ecevit” diye haykırırlarken… Hulusi Derici: “Demirel” diyor başka bir şey demiyor!.. Hulusi Derici; tek başına, onlarca Ecevitçi çocuğa karşı; Süleyman Demirel’i öyle bir savunuyor ki!.. Hulusi Derici’nin lafebeliği yüzünden, onlarca çocuk; belki de hayatları boyunca Süleyman Demirel’den -sırf Hulusi Derici’ye inat olsun diye- nefret edeceklerdir!.. Ve!.. En önemli şeyi unuttuk!.. Allah kahretsin!.. Hulusi Derici, küfürlü de konuşmuyor!.. Hiç küfür etmiyor!.. Sokağın bütün çocukları şeker yerlerken bile ana avrat küfürlü konuşurlarken, Hulusi Derici en öfkeli anında bile küfürlü konuşmuyordu:

“Çok rica ederim Enver benimle bu üslupta konuşma!”

“Serhat'çığım özür dilerim!..”

“Hasancığım topu bana verir misin? Lütfen!..”

Tamam… Hulusi Derici güzel konuşuyor da!.. Rica ediyor da!.. Özür diliyor da!.. Olmuyordu işte!.. Hulusi Derici üst sokak için tam bir farklı sesti!.. Soloyu da koroyu da bozuyordu sanki!.. Varlığıyla her şeyi berbat eden Hulusi, üst sokağın durgun suyuna atılmış kocaman bir taş gibiydi!..

Bu -kendilerine göre- oldukça acayip duruma Serhat Tüylü daha fazla dayanamadı:

-Garı gibi gonuşma lan!..

Enver Karakurt, Serhat Tüylü’yü canı gönülden destekledi:

-Hulusiii! Hulusiii!.. Goçum!.. Doğru gonuş lan!.. “Gahrol düşman al sana bomba” diyen Zeki Müren gibi ayak yaparak gonuşma lan!.. Adam gibi gonuş lan!..

Bütün bu olup bitenleri ağzı açık bir vaziyette seyreden Hasan Can da tabii ki kendisinden bir iki yaş büyük olan, sokaktaki arkadaşlarını destekliyordu. Ama Hasan Can’ın kafasının karışması hiç bitmiyordu ki!..

Bir gün de şöyle bir olay oldu. Enver Karakurt, okul çıkışında evlerinin önündeki yolun duvarına oturarak ödevlerini yapmaya çalışırken, evlerinin penceresinden kendisine bakan Hasan Can’a seslendi:

-Hasan!.. Silgün va mı lan? Galemimin de ucu gırıldı!.. Açacağın varsa onu da getü lan!..

Dar ve dik patika yolun ucundan bir anda ortaya çıkıveren Hulusi Derici, Hasan Can’dan önce davrandı:

-Enver çiğim benim silgim var! Kalem açacağımı da yanımda getirmiştim! Al kardeşim!

Hulusi Derici’nin bu üslup da konuşması Enver Karakurt’u çıldırtmaya yetmişti:

-Dil gırma lan!.. Dil gırma!.. Dil gırarak gonuşma benimle!.. Zeki Müren gıluklu şey!..

Yani, Hulusi Derici’nin rica etmesi de özür dilemesi de lütfen, diyerek söze başlaması da; hele hele ciğimli, cığımlı cümleler kurması da… Velhasıl, Türkçeyi doğru konuşması da Enver Karakurt ve arkadaşlarına çok ters geliyordu.

Fakat, Hulusi Derici, kendisini tersleyen, hatta zaman zaman kendisiyle küfürlü konuşan bu arkadaşlarına kızsa da bozulsa da asla darılmayıp, yine aşağı sokakta durmuyor, ilk fırsatta yukarı sokağa çıkarak soluğu Enver Karakurt ve arkadaşlarının yanında alıyordu.

Yine bir gün, Enver Karakurt ve arkadaşları Erenlik Tepesi’ndeki düzlükte saatlerce top oynadıktan sonra, sakız ağacının gölgesinde dinlenirlerken Serhat Tüylü, Neşet Ertaş’tan bir türkü patlattı. Her konuda olduğu gibi bu konuda da çorbada tuzunun bulunmasını isteyen Hulusi Derici de Yaşar Özel’den bir şarkı ile ortama katıldı. Hulusi Derici kesinlikle iyi niyetli olarak “Akşam Oldu Hüzünlendim Ben Yine” şarkısını tıpkı Yaşar Özel gibi okumaya çalıştı. Yaşar Özel’in sesini andıran bir ses yapısına sahip olan Hulusi Derici, şarkıyı da gayet iyi okudu. Fakat, arada bir yaptıkları sohbetlerde türküleri biraz köylümsü bulan, türkü söyleyen arkadaşlarına küçümser gibi bakan; yani, türkülere de türkü okuyanlara da âşıklarımıza da biraz tepeden bakan, dudak bükerek dinleyen Hulusi Derici’nin şarkısını bitirdikten sonra hiç ara vermeden bir de Zeki Müren’in bestelerinden birisine başlaması Enver Karakurt’un tepesini attırıverdi:

-Lan oğlum!.. Türkü biliyorsan söyle!.. Bilmiyorsan sus bari!.. Senden şarkı isteyen mi oldu? Başlarım lan senin Zeki Müren’inden de Yaşar Özel’inden de Müzeyyen Senar’ından da!.. Niye her boka maydanoz oluyorsun lan?

Hulusi Derici Sustu mu? Tabii ki hayır!.. İnadına Abdülhak Hamit’in Makberini de yine tıpkı- Hafız Burhan gibi okumaya başlayan Hulusi Derici’yi Serhat Tüylü’nün yumruğundan Enver Karakurt korudu.

Evet. Hulusi Derici iyi futbol oynayamıyordu. Ama Hulusi Derici futbol sohbetlerinde de kimseden aşağı kalmıyordu. İyi münazaracıydı yani. Hele hele sokağın bütün Galatasaraylı çocuklarına karşı, Fenerbahçe’yi öyle bir savunuyordu ki Enver Karakurt ve arkadaşları öfkeden deliye dönüyorlardı. Ama yine de Hulusi Derici bir türlü susmuyordu:

-Beyler! Siz burada oturmuş maçları radyodan dinliyorsunuz. Ama ben gözlerimle gördüm. İstanbul’a her gidişimde hiç maç kaçırmam. Yine söylüyorum… Can Bartu, Metin Oktay’dan daha klas bir futbolcu… Babamın Büyükada’da önemli dostları var. Üç yıl önce gidişimizde Lefter Küçükandonyadis ile Metin Oktay’da masamızdaydı. Metin Oktay, Lefter’e büyük saygı gösteriyor ve hep abi diye hitap ediyordu. Yaaa!..

Galatasaraylı Metin Oktay, golcü Metin Oktay, Fenerbahçe ağlarını yırtmış Metin Oktay; Fenerbahçeli Lefter’e abi diye hitap ediyordu ha!.. Bu olacak bir şey değildi. Serhat Tüylü, yerden aldığı yumruk büyüklüğünde bir taşı neredeyse Hulusi’nin kafasına vuracaktı:

-Ağzını topla lan ağzını topla! Metin Oktay, Lefter’e abi mabi demez lan ağzını topla!..

Hulusi Derici, Serhat Tüylü'nün elindeki kocaman taşı görmesine rağmen aynı üslupta konuşmaya devam etti:

-Ama Serhat çığım!.. Kardeşim!.. Ben, gözlerimle gördüm!,, Kulaklarımla duydum!.. Hem, Lefter için ne söylenir biliyor musun?

-Ne söylenir lan?

-“Ver Lefter’e yaz deftere!..” Yaaa!

Enver Karakurt, Serhat Tüylü'nün elindeki taşı almıştı ama kendisi de dişlerini gıcırdatmadan konuşamıyordu:

-Hulusiii!.. Bak goçum!.. Ver Lefter’e yaz deftere laflarıyla bize laga luga yapma lan!.. Laf ebeliği yapma lan!.. Bize nispet yapma lan!.. Metin Oktay, sizin ağlarınızı yırttı lan ağlarınızı!..

Fakaaat!.. 1974 Dünya Futbol Şampiyonasından sonra ibre tamamen Hulusi Derici’den yana dönmeye başlamış gibiydi. Enver Karakurt ve arkadaşları tabii ki 1974 Dünya Kupası maçlarının hem de tamamını radyodan takip etmişlerdi. Hele Almaya ile Hollanda arasında oynanan final müsabakasını Erenlik Tepesi’nde sakız ağacının altında hep birlikte küçük bir radyodan dinlemişlerdi. Ama ne yazık ki maçı o -hiç görmedikleri halde- çok sevdikleri “Sarı Fare” lakabıyla anılan Cruyff’un takımı Hollanda değil de Almanya’nın almasına çok üzülmüşlerdi. Bu taze ve çok derin yaralarının üstüne, tatil için gittiği İstanbul’dan dönen Hulusi Derici de tuz biber ekmişti:

-Hop hop!.. Beyler!.. Bir dakika!.. Ona bir kere Cruyff denmez. O ismin Başındaki “C” harfi, “K” okunur. Yani, Cruyff değil, Kruyff diye okunur Latin Alfabesi’nde. Doğru okuyalım lütfen!..

Serhat Tüylü yine dayanamadı. Büyük bir bilge edasıyla konuşan Hulusi Derici’nin sözlerini bıçak gibi kesti:

-Başlarım lan senin Latin Alfabene!.. Cruyff diyorsak Cruyff’tur lan!.. İşte o gadar!..

Enver Karakurt da ağzından köpükler saçarak balıklama atladı:

-Ne diyorsun lan sen? Bırak şimdi laf cambazlığını!.. Cruyff’a bir kere çok faul yapıldı!.. Çocuğun gırılmadık bi yanı galmadı lan!.. Almanya'nın penaltısı da penaltı değildi zaten!.. Hakem de orospu çocuğunun tekiymiş!..

Enver Karakurt’u hararetli bir şekilde savunan Serhat Tüylü ve Hasan Can’a çorbaya düşmüş bir sineğe bakar gibi bakan Hulusi Derici, elindeki çomağı arı kovanına sokmaya devam ederken, alaycı bir ses tonuyla karşılık verdi Enver Karakurt ve arkadaşlarına:

-Beyler! Siz boş konuşuyorsunuz! Siz bir kere maçı seyrettiniz mi?

Hulusi Derici’nin bu üslupta konuşması Serhat Tüylü’yü resmen çıldırttı:

-Sen seyrettin mi lan sen seyrettin mi?

Bu soru Serhat Tüylü adına çok talihsiz bir soruydu. Serhat Tüylü, hışımla Hulusi Derici’nin yakasına da yapışmıştı ama bu durum Hulusi Derici’nin umurunda bile değildi. Yakasına yapışan Serhat Tüylü’nün ateş saçan gözlerine alaycı bir ifadeyle, biraz da acıyarak bakan Hulusi Derici, küçümser bir ifadeyle de konuşmasına devam etti:

-Tabii ki seyrettim canım!

Sırıtarak konuşan Hulusi Derici’ye gözlerinden şimşekler çıkartarak, ağzından köpükler saçarak karşılık verdi Enver Karakurt:

-Atma Recep din gardaşız!.. Ufak at da civcivler yesin oğlum!.. Atma lan!.. Atma!.. Daha Türkiye’de televizyon yayınları başladı mı lan? Ha! Başladı mı? Başlamadı ki!..

Enver Karakurt’un Serhat Tüylü’ye yapmış olduğu ortalar da kuşlara gitmişti. Enver Karakurt’a dönerek konuşmaya hazırlanan Hulusi Derici’nin bakışları tam bir felaketti:

-Evet Enver çiğim!.. Türkiye’nin her yerine henüz yayın başlamadı ama İstanbul’da paket yayın var!.. Yani, ben bu maçı İstanbul’da paket yayından seyrettim canım!..

Seyrettim!.. Canım!..

Bu kelimeler, Enver Karakurt ve arkadaşlarının kalesine doksandan giren toplar gibiydi!..

Hulusi Derici, gayet kendinden emin bir şekilde konuşurken; Hâlâ elleri Hulisi Derici’nin yakasında olan Serhat Tüylü; Hulusi Derici’nin bakışlarından da ses tonundan da ürkmüştü. Serhat Tüylü, Hulusi Derici’nin yakasını usulca bırakırken önüne bakıyordu.

Bu zafer Hulusi Derici’ye yetmişti. Sakız ağacının altında oturan arkadaşlarının yanından ayrılırken bir Roma komutanı edasıyla yamaç aşağı yürüyen, arada bir kıkırdayarak geri dönüp dönüp sakız ağacının altında, sıcakta gölgede dinlenen koyunlar gibi sessizce oturan arkadaşlarına bakan ve hınzırca gülmeye devam eden Hulusi Derici’nin keyfi yerindeydi. Hulusi Derici kaybolana kadar arkasından, yıkılmış bir vaziyette bakan Enver Karakurt ve arkadaşları uzun bir süre daha sakız ağacının gölgesinde oturarak tam karşılarındaki Boyabat Kalesi’ni seyrederlerken kendi aralarında bile hiç konuşmadılar.

Bu olaydan bir ay sonra yine sakız ağacının altında buluşan kahramanlarımızdan Enver Karakurt konuşmasına başlarken resmen sinirden titriyordu:

-Lan Serhat!.. Lan Hasan!.. Lan bu garı gıluklu Hulusi hakluymuş lan!..

Hasan Can büyük bir merakla karşılık verdi:

-Ne olmuş ki Enver abi?! Hulusi hangi konuda haklıymış?

Enver Karakurt, Hasan Can’a değil de ürkek ve kaygılı gözlerle kendisine bakan Serhat’a bakarak konuşmaya devam etti:

-Oğlum!.. Benim, İstanbul’da üniversitede okuyan Nazmi abim var ya!.. Amcamın oğlu Nazmi!..

Serhat Tüylü, korku dolu iri gözleriyle Enver Karakurt’a bakarken, ağzını da bir karış açmıştı. O bir karış açık ağzından sadece şu ses çıkmıştı Serhat Tüylü' nün:

-Haaa!..

-Lan Serhat!.. Lan paket yayın hakkattan da varmış lan!.. Maçı, Nazmi abim de paket yayından izlemiş lan!.. Hulusi hakluymuş lan!..

Bu yenilgi -özellikle Enver Karakurt için- sonun başlangıcı gibi bir şey olmuştu sanki. Enver Karakurt, sokağın çocukları arasında kendisini madara olmuş gibi hissediyordu. Ama bu darbeyi çabuk atlattı Enver Karakurt. Yenilgiyi kabullendi ve hazmetmeye çalıştı. Başardı da… Bu olaydan sonra, sokağın hemen hemen bütün çocuklarının da Hulusi Derici’ye olan saygı ve sevgileri biraz daha artmıştı. Tabii ki Enver Karakurt da Hulusi Derici’ye eskiden olduğu gibi davranmıyordu. Hulusi Derici’ye kaba davranmamak için gayret gösteren Enver Karakurt, sokağın çocuklarından da aynı şekilde davranmalarını bekliyordu. Arada bir çıkan çatlak sesleri de anında bertaraf ediyordu Enver Karakurt. Yani, artık Hulusi Derici’den saygısını da sevgisini de zerre kadar esirgemiyordu Enver Karakurt. Hulusi Derici, sanki, Enver Karakurt’a rol model olmaya başlamış gibi de bir durum vardı. Örneğin; Enver Karakurt’un konuşması gittikçe değişiyor gibiydi. Enver Karakurt’ta artık Hulusi Derici gibi Türkçeyi güzel konuşmaya çalışıyordu. Evet! Arada bir hata da yapıyordu ama olsun!

“Arkadaşlar gelin şu kölgede biraz dinlenelim!”

“Töşekkir ederim canım benim!”

“Hasancuğum şu silgini bana ketirir misin?”

Türkçeyi güzel konuşacağım diye, kibar konuşacağım diye bazı kelimeleri yanlış kullanırken çok komik durumlara düşüyordu ama Enver Karakurt bu kutlu mücadelesinden asla vaz geçmiyordu.

Aynı lisede okuduğu Hulusi Derici’ye ders konularında da iyice yaklaşmaya başlamıştı Enver Karakurt. Özellikle Fransızca dersini neredeyse sürekli beraber çalışıyorlardı. Sınıfında ve okulunda derslerinde devamlı birinci olan Hulusi Derici’ye hiç bıkmadan usanmadan sorular soran; en basit ödevlerini yaparken bile Hulusi Derici’den yardım almayı ihmal etmeyen Enver Karakurt’un bu ilgisine olumlu yanıtlar vermekten büyük bir keyif alıyordu Hulusi Derici de. Daha önce dört buçuktan beş olan notları bu yoğun çalışmaların etkisiyle önce tam beş, sonra altı, daha sonra da yedi olmaya başlayınca, sevinçten çılgına dönen Enver Karakurt, derslerine daha bir motive olmuş, daha bir şevkle çalışmalarını hızlandırmıştı. Enver Karakurt’taki bu olumlu gelişme kendisine başka kapıları da açmaya başlamıştı. Örneğin; Enver Karakurt, arada bir de olsa Perili Köşk’e de girip çıkabiliyordu! Bu durum mucize gibi bir şeydi!..

Bir akşamüstü Perili Köşk’ten çıkarak; o dar, dik, karanlık ve dolambaçlı yolu yıldırım hızıyla çıkan Enver Karakurt, kendisini patika yolun hemen başında bekleyen Serhat Tüylü ve Hasan Can’ın yanına geldiği zaman nefes nefese kalmıştı!.. Bir saniye bile dinlenerek zaman kaybetmek istemeyen Enver Karakurt, hayret dolu gözlerle arkadaşlarına bakarken, büyük bir heyecanla; ama, kısık bir ses tonuyla şunları söyledi: “Oğlum! Perili Köşk’te ne gördüm lan biliyor musunuz?” Bu sözleri söyledikten sonra susan Enver Karakurt; başka bir şey demedi. Arkadaşları; olağanüstü bir heyecanla; ne gördün lan çabuk söylesene, der gibi kendisine bakarken; Enver Karakurt, arkasına dönerek, Perili Köşk’e heyecanla bir şekilde kısa bir süre daha baktıktan sonra tekrar, tabii ki yine kısık bir ses tonuyla: “Çabuk, türbenin yanındaki sakız ağaçlarının altına gidelim! Orada söylerim!” dedi. En önde Enver Karakurt olmak üzere, üç arkadaş Erenlik Tepesi’ndeki türbenin yanına kadar olan dik ve dolambaçlı yokuşu -arkalarından köpek kovalıyormuş gibi- koşarak çıktılar. Sakız ağaçlarının altındaki çimenlerin üzerine kendilerini bıraktıkları zaman soluk soluğa kalmışlardı. Zaten çok heyecanlanmış olan Enver Karakurt, birde iki yüz metrelik dik yokuşu koştuktan sonra sakız ağacının altına oturduğu zaman heyecandan zangır zangır titriyordu. Ne oldu lan, Perili Köşk’te peri falan mı gördün yoksa der gibi kendisine sabırsız bir şekilde bakan arkadaşlarını daha fazla bekletmek istemeyen Enver Karakurt güçlükle konuşabilmeye çalıştı:

-Lan arkadaşlar!.. Lan gelin hele şöyle!.. Beni şimdi iyi dinleyin!.. Lan bu Hulusi Derici’nin çalışma odasında ne gördüm biliyor musunuz?

Serhat Tüylü hemen atıldı:

-Hulusi’nin çalışma odası da mı varmış lan? Ne gördün? Konuşsana lan Enver?

Enver Karakurt, Serhat Tüylü'ye kızar gibi oldu:

-Çatlama lan angut!.. Tabii ki çalışma odası var!.. Lan oğlum!.. Çalışma odasını bırakın da çalışma odasında ne gördüm biliyor musunuz?

Bu sefer de Hasan Can dayanamadı:

-Hadi be Enver abi! Çatlatma adamı! Ne gördün Hulusi Derici’nin çalışma odasında?

-Lan Hasan!.. Lan Serhat!.. Hulusi’nin kaynak kitapları var lan!.. Hem de bir sürü!.. Kaynak kitapları var!..

Serhat Tüylü’nün gözleri genç bir eşeğin gözleri kadar büyümüştü!..

-Kaynak kitap mı?! Kaynak kitap da ne lan? Nasıl bir kitapmış lan bu kaynak kitap?

Kendisine bön bön bakan Serhat Tüylü’nün kafasına sağ elinin tersiyle şöyle hafifçe bir vurarak ama dişlerini gıcırdatarak devam etti Enver Karakurt:

-Lan oğlum!.. Lan bu kaynak kitap ne biliyor musun? Lan bu kaynak kitap var ya!.. En zor problemlerin yapılışını, senin gibi bir öküzün bile kafasına sokuyor lan!..

Hayret dolu gözlerle Enver Karakurt’a bakan Serhat Tüylü’nün açık olan ağzından kısık ama kalın ve boğuk sesler çıktı:

-Ne diyorsun lan ağabey sen?!

-Oğlum!.. Anlamıyor musun? Kaynak kitap lan bu!.. Problemi on şekilde çözerek mutlaka ama mutlaka sana öğretiyor diyorum lan!.. En zor problemleri bile yapamamanın, bilmemenin imkanı yok!.. Lan ben diyorum ki!.. Bu Hulusi Derici yıllardır sınıf birinciliğini de okul birinciliğini de kimseye bırakmıyor ya!.. Meğer çocuk kaynak kitaptan da çalışıyormuş lan!.. Öğretmen ne ki!.. Oğlum keramet kaynak kitaptaymış lan!.. Kaynak kitabın olsun yeter lan!..

Enver Karakurt sözlerini bitirdikten sonra, cebinden çıkardığı mendiliyle yüzünün terini silmeye başladı. Enver Karakurt, terini silmeye çalışırken Serhat Tüylü de uzun bir ıslık çalıp, bir süre de Boyabat Kalesi’ne doğru kısık gözlerle bakarken acı acı mırıldanmadan edemedi:

-Vay Hulusi vaaay!.. Demek kaynak kitaptan çalışıyormuş ha!

Serhat Tüylü bu şekilde mırıldandıktan sonra hızlı bir şekilde hâlâ mendiliyle yüzünün, boynunun terlerini silmekte olan Enver Karakurt’a döndü:

-Lan Enver! Lan biz de bu kaynak kitaptan çalışsaydık, bizim de notlarımız hep pekiyi olur muydu lan? Tüh!.. Okulu da bıraktık!.. Kaynak kitabım olsaydı belki ben de okurdum!..

Terini kurulamaya devam ederken öfkeli bir şekilde konuşmaya yeniden başladı Enver Karakurt:

-Lan öküz!.. Lan eşek!.. Ulan angut!.. Lan ben sana ne diyorum lan? Lan Fransızcayı kaynak kitaptan çalışan eşek bile altı ay sonra Fransızca anırır lan Fransızca!.. Bu derece yani!.. Bu kadar net konuşuyorum lan!..

Hasan Can da duyduklarından çok etkilenmişti. Hasan Can, hayret bir şey der gibi kafasını karıştırırken, Serhat Tüylü ise gözlerini ovuşturuyordu. Ama Enver Karakurt… Kapkaranlık bir tünelin ucundaki ışığı görmüş gibi… Problemi çözmüş gibi… Işıldayan gözlerle… Tebessüm ederek… Büyük bir keyifle Boyabat Kalesi’nin burçlarına bakarken… Hedefe kitlenmiş gibiydi!..

Lise sona geldikleri zaman Enver Karakurt, Hulusi Derici ile olan ilişkisini daha da artırmaya çalıştı. Hulusi Derici’nin peşinden hiç ayrılmayan; Hulusi Derici’yi yakaladığı her yerde soru bombardımanına tutan Enver Karakurt; bu sevgili arkadaşının kaynak kitaplarından da sonuna kadar yararlanıyordu. Futbol oynamayı da iyice azaltan, sürekli ders çalışan Enver Karakurt’a bu zorlu uğraşında Hulusi Derici de yardımını hiç esirgemiyordu doğrusu.

Evet. Özellikle lise son sınıfta müthiş bir tempoyla derslerine çalışan Enver Karakurt bu yoğun çalışmalarının semeresini görmüş müydü? Bu azimli ders çalışmalarının karşılığını almış mıydı?

Valla… Enver Karakurt, girmiş olduğu ilk üniversite sınavından yüksek bir puan aldı!..

Enver Karakurt kırk yıldır Fransa’da yaşıyor!..

Hem de Paris’te!..

Hem de Sen Nehri’ne bakan lüks bir dairede!..

Enver Karakurt’un bu başarısında, Hulusi Derici’nin de -az da olsa- payı var mıydı?

Tarih:30 03 2016 08:07(2069) Facebook'ta Paylaş

Boytek Boyabat Kız Öğrenci Yurdu
3. Yorum: adil açıkgöz 06 04 2016 11:45
hasan bey,hulusi dericiyi ve adı geçen mahalleyi iyi tanıdığımdan yazınızı uzun olsada sonuna kadar okudum.yazıda geçen hasan can sizsiniz galiba .o kadar canlı üslüpla yazmışsınızki ben bu karara vardım.yazılarınızı bundan sonra takip etmeye çalışacağım.iyi günler dilerim.

2. Yorum: emine sarıoğlu 04 04 2016 10:23
sizin yeni takipçiniz olmama rağmen,yazılarınızı çok sürükleyici
buluyorum zevkle okuyorum. hayırlı ömürler ve yazılar dilerim.

1. Yorum: hüseyin orhanoğlu 04 04 2016 08:19
teşekkür ederim hasan hocam eline sağlık


Yorumcuların dikkatine! Yasal Uyarı!

  1. Yorumlarınızı anlaşılır bir dille ve dilbilgisi kurallarına uygun olarak özenle yazınız. BÜYÜK HARF kullanmayınız. Tekrar okuyarak yanlışlarınızı düzeltiniz.
  2. Anlaşılmaz kısaltmalar yapmayınız.
  3. Lütfen yorumlarınızda terbiye dışı sözler kullanmayınız.
  4. Yazılan yorumların sorumluluğu yazarına aittir. Sonradan pişman olunacak hukuki sorunlarla karşılaşmamak için kişi veya kurumlara yöneltilmiş olan eleştirileriniz hakarete varmasın.
  5. Yorumlar denetlendikten sonra yayına verilecektir.
  6. Yazılarımızda yanlış ya da kusurlu bir konu bulunursa bunu lütfen bize bildiriniz.

Yukarıdaki Sözleşmeyi/Uyarıları kabul ediyorum.
'Evet' Yazın:
İsim:
E-mail: (isteğe bağlı)

| Beni Unut

Kiralık Daire


Oligarşi, Demokrasi, Hukuk Devleti


Ayşe Hanım Neden Önemlidir?


Dün-Bugün-Yarın..!


Türk, Türkler ve Türklük Üzerine


21 Ekim Dünya Gazeteciler Günü Kutlu Olsun!


“Türkçülük bölücülüktür”diyen AKP lideri suç sende değil


Panayıra Götürmedi


Ne mutlu Türküm diyene...


Hüseyin Cömert Farkı


Tuğla Sektörüne Dokunmayın, Çekin Elinizi!


Sabırlı görevliyi tebrik ediyorum


Demokratik, Laik ve Bilimsel Eğitim


Asılsız Haberleri Tespit Etmek İçin İpuçları


2017 Anayasa Değişikliği Halk Oylaması Sonuçları (16 Nisan 2017)


29 Eylül Dünya Kalp Günü


Kış Lastiği Takma Artık Otomobiller İçin de Zorunlu


Teşrik tekbiri başladı


Pirinçle meşhur olduk! Sıra domateste...


Boyabat'tan Kış Manzaraları


Boyabat Çemberinin Köyden Kente Göçü


Boyabat'ı Hiç Böyle Gördünüz mü?


Geçim öncelikli eylem planı


Ortaya Karışık


Bellaforonte'nin Kenti TLOS


Sallım Çorba


Anlayamadıklarım


KÜNYE




Yazı ve Haberleriniz İçin:
boyabatgazetesi@boyabatgazetesi.com
haber@boyabatgazetesi.com
adreslerine E-posta gönderebilirsiniz




Ekim ayı ziyaretci sayısı:778112
DtGaNi


* ANASAYFA *