E-posta: boyabatgazetesi@boyabatgazetesi.com
Boytek Boyabat Kız Öğrenci Yurdu

Korkusuz Boyabatlı

Nafiz Kurtoğlu… Küçük yaşlarında ailesiyle birlikte gittiği Ankara’da yaşıyor. Genç yaşlarında-çakalların hâkim olduğu bir semtte-büyük bir kahvehaneyi açıp da çalıştırabildiği gibi, çok önemli bir mahallenin de muhtarı olmayı başardı.

Bu kadar mı?

Bu kadar olur mu?

Belki de Ankara’nın en popüler siyasi ve sivil kişiliği!

En çok da hakkında anlatılanlarla şöhret olan Nafiz Kurtoğlu’nun başından geçenler de gerçekten inanılır gibi değil doğrusu:

“Oğlum gözümle gördüm! Türkeş uçaktan inerken; 'Ankara’da ne var ne yok Kurtoğlu?' dedi!"

“Ankara Emniyet Müdürünü çocuk gibi azarladı be!”

“Hepimizin önünde koskoca Milli Eğitim Bakanına bastı fırçayı!”

“Tuğrul Türkeş’le kırk yıllık arkadaş gibi samimiler!”

“Ozan Arif Ankara’ya gelince inan ki ilk önce onun kahvehanesine uğruyor!”

“Oğlum, Ankara’nın en ünlü kabadayısını Kızılay’ın göbeğinde eşek sudan gelinceye kadar dövdü ya!”

Bütün bu anlatılanları; “Hadi canım sen de!” diye karşılayanlar da oluyor mu?

Olmaz olur mu?

Anlatılanlara şüphe duymamak elde değil ki!.. Nafiz Kurtoğlu’nun en yakınları bile, en samimi olduğu arkadaşları bile zaman zaman tepki göstermeden duramıyorlar:

“Git oğlum işine be! Koskoca Alparslan Türkeş onunla mı muhatap olacak?”

“Ozan Arif gibi büyük bir sanatçı hiç onun gibi bir adamla oturup-kalkar mı?"

“Atıyor işte!”

“Delidir ne söylese yeridir!”

Bunun gibi daha neler neler…

Ama öyle veya böyle… Nafiz Kurtoğlu’nun genç yaşlarında mahallesinde de semtinde de Ankara’da da büyük bir şöhreti vardır. Çatlasalar da patlasalar da… Havalıdır ve gittikçe de namı artmaktadır.

Nafiz Kurtoğlu doğum yeri olan Boyabat’ı arada bir de olsa ziyaret etmekten büyük bir zevk alır. 1985 yılının yaz mevsiminde-yirmi altı yaşlarında-yine Boyabat’a gelir. Nafiz Kurtoğlu’nun Ankara’da memur olarak çalışan ve kahvesine gelerek kendisini sık sık ziyaret eden Boyabatlı arkadaşlarından Hüseyin Yaylacı, Fahrettin Tezcan ve İbrahim Kiskaya da yaz tatillerini memleketleri Boyabat’ta geçirmektedirler. Bu üç arkadaşı Nafiz Kurtoğlu’nun Boyabat’a geldiğini duydukları zaman hemen uzun süredir akıllarında olan bir planı hayata geçirmek isterler. Ankara’da çok havalı olan Nafiz Kurtoğlu’nun cesaretini, korkusuzluğunu test etmek isteyen; Nafiz Kurtoğlu’na iyi bir ders vermek isteyen üç Boyabatlı hiç vakit kaybetmeden-sabahın erken saatlerinde-işe koyulur. Nafiz Kurtoğlu’nun misafir olduğu evin telefonunu bulan Hüseyin Yaylacı, o davudi ses tonunu daha da kalınlaştırarak, daha da çirkinleştirerek düğmeye basar:

-Allooo!

-Buyurun beyefendi kimi aramıştınız?

-Nafiz Kurtoğlu denen dingil orada mı lan?

-…!

Telefonun ahizesini hâlâ kulağında tutan evin on beş yaşındaki delikanlısı donup kalmıştır. Delikanlı büyük bir şaşkınlık yaşarken, odanın içindeki neşe de bir anda kaybolmuş ve ortalığa gergin bir sessizlik hâkim olmuştur. Hüseyin Yaylacı’nın ürkütücü ses tonu bir kere daha yankılanır küçük odanın içinde:

-Nafiz Kurtoğlu yavşağı orada mı lan?

-…!

Hüseyin Yaylacı’nın köpek balığını andıran ürkütücü ses tonu küçücük odanın içinde yankılanmaya devam ederken; kayalıklarda güneşlenen penguenlere benzeyen ev sahiplerinin, başköşede yatan iri bir fok balığına ürkek ürkek bakmaları gibi dönüp dönüp Nafiz Kurtoğlu’ndan tarafa bakmaları ortamı biraz daha germiştir. Bütün gözler üzerindeyken Nafiz Kurtoğlu çayından bir yudum daha içti. Çayını güçlükle yutan Nafiz Kurtoğlu, sabırlı olmak için olağanüstü gayret gösterirken, önündeki çatala uzanarak, yeni kesilmiş bir dilim kavuna çatalını batırırken de kaşlarını çatmaya, dişlerini sıkmaya başlamıştır. Tatlı kavundan bir dilim daha alırken Hüseyin Yaylacı tekrar haykırır:

-Nafiz Kurtoğlu keleği hâlâ yatıyor mu lan yoksa?

-…!

Hayatı boyunca hiç bu kadar sabırlı olmamış olan, olamamış olan Nafiz Kurtoğlu daha fazla dayanamadı. Zaten misafirlikte olmasa çoktan ortalığı ayağa kaldıracak olan Nafiz Kurtoğlu pat diye ayağa kalktığı zaman; gözleri kan çanağına dönmüş; ağzı, çölde yüz kilometre koşmuş deve gibi köpükler içinde kalmıştı. Hayret bir şey ki yine de sakin olmaya çalıştı Nafiz Kurtoğlu. Ama dişlerini gıcırdatarak konuştu:

-Kardeş ben Nafiz Kurtoğlu… Beni aradığından emin misin?

-Tabii ki seni arıyorum lan? Bir saattir telefona niye gelmiyorsun? Korktunmu lan yoksa?

Nafiz Kurtoğlu arkasına dönerek odanın içindeki ev sahiplerine şöyle bir baktı. Ya sabır çekerek devam etti:

-Kardeş ben hiçbir şeyden korkmam. Sen kimsin? Ne istiyorsun benden?

-Boyabat’ın kralıyım lan ben! Buralarda benim borum öter! Senin Ankara’nın kibar adamlarına hava atmana benzemez oğlum bu işler! Ankara’da yaptığın antini tintini hareketlerini sakın ola buralarda yapmaya kalkma. Dökerim boyalarını! Çarşıda –pazarda adam gibi dolaş!

Bu sözlerden sonra bir daha arkasına bakmadı Nafiz Kurtoğlu. Ok artık yaydan çıkmıştı. Odada kimse yokmuş gibi konuşmaya başladı Nafiz Kurtoğlu:

-Ulan hergele kimsin sen? Benimle kimse böyle konuşamaz lan? Ben ne Boyabat’ın kralını tanırım ne de Ankara’nın kralını! Benim çarşıda-pazarda nasıl yürüyeceğime kimse karışamaz? Kimsin lan sen?

-Kimsem kimim lan! Kim olduğumu bilsen zaten böyle konuşamazsın! Kaçacak delik ararsın!

-Koçum, sen feriştah olsan ben yine böyle konuşurum! Ben kimseden korkmam! Ben kimseden kaçmam!

-Karşıma çık da konuş o zaman!

-Çıkarım lan! İstediğin zaman, istediğin yerde!

Hüseyin Yaylacı, arkadaşlarının yüzüne şöyle bir bakıp onların da onayını aldıktan sonra rolünü oynamaya devam etti:

-Tamam o zaman! Eğer yüreğin yetiyorsa, erkeksen söylediğim yere gel!

-Çabuk söyle lan! Nereye geleceğim?

-Bu gün saat 13-30’da Kırk Kızlara gel!

-Kırk Kızlar neresi lan?

-Ne biçim Boyabatlısın lan sen? Daha Kırk Kızları bile bilmiyorsun! Birde Ankara’da “Koca Boyabatlıyım” diye böbürleniyorsun! Neyse. Bugün orayı da öğreteceğiz sana. İyi dinle. Boyabat Kalesi’nin hemen yanı başındaki büyük dik kayalığın en doruğundaki küçük düzlüğe gel! Kırk Kızlar burasıdır.

-Tamam lan. Geliyorum!

-Eğer cesaretin varsa tek başına gel.

-Tek başıma geliyorum lan!

-Unutma! Saat 13-30’da Kırk Kızlar’da!

-Geliyorum! Geleceğim! İsterseniz şimdi geleyim lan!

Nafiz Kurtoğlu son sözlerini söylerken sinirinden de zangır zangır titriyordu. Dişlerinin gıcırdaması odadaki herkes tarafından duyulurken, ağzından saçılan köpükler de elindeki telefonu ıpıslak edivermişti. Karşı taraftakiler ise gülmemek için kendilerini zor tutarlarken Hüseyin Yaylacı güçlükle bir şeyler daha söylemeden edemedi:

-Heyecanlanma lan ayı! Bak bir daha söylüyorum: Saat 13-30’da Kırk Kızlara gel! Mal gibi yemek yiyip de uyuyup kalma! Korkup da vaz geçmezsin inşallah!

-Ulan ben senin!

Telefonu pat diye kapatan Hüseyin Yaylacı ve beraberindeki arkadaşları belki de yarım saat hiç ara vermeden, gözlerinden yaşlar gelene kadar güldüler.

Saat tam 12-00’de bir dolmuş taksi ile Boyabat Kalesi’nin hemen yanı başındaki Kırk Kızlar mevkiine giden Hüseyin Yaylacı ve arkadaşları-taksicinin parasını ödeyip gönderdikten sonra-kısa bir çevre incelemesi yaptılar. İyi bir yere saklanarak olup bitenleri seyretmek isteyen üç kafadar arkadaştan Fahrettin Tezcan, Kırk Kızların iki yüz metre aşağıdaki dereye bakan yüzündeki kayalıklara saklanmayı teklif eder. Gurubun en sessizi olan ve kolay kolay ortaya bir öneri atmayan, arkadaşlarının her dediğine harfiyen uyan İbrahim Kiskaya bu teklife şiddetle karşı çıkar. Hüseyin Yaylacı bu duruma bir anlam veremez:

-İbrahim o kayalığın arkası saklanmak için çok uygun. Neden itiraz ediyorsun ki?!

İbrahim Kiskaya bu konuda taviz vermez:

-Olmaz! Orası kesinlikle olmaz!

Fahrettin Tezcan, arkadaşını gülümseyerek rahatlatmaya çalışır:

-Oğlum ne korkuyorsun be! Korkma zaten gelemez! Sen onun Ankara’da öyle dangalak konuşmasına ne bakıyorsun! Oturuyor kahvesine çoluğa çocuğa emirler yağdırıyor! Gelemez! Gelse bile yanında en az on adamla gelir yavru.

Hüseyin Yaylacı da Fahrettin Tezcan’ı canı gönülden destekledi:

-Fahrettin doğru söylüyor İbrahim. Buraya gelmek yürek ister. Nafiz Kurtoğlu’nun arkasına bir sürü adamı toplayıp da Ulus’ta, Kızılay’da hava atmasına benzemez bu işler. Korkma gelemez. Fahrettin’in dediği gibi, biz dereye bakan kayalıklara oturalım da o yavruya verdiğimiz randevu saati gelene kadar hem aşağıdaki bağları, hem de karşıdaki Boyabat Kalesi’ni seyredelim. Şayet gelirse de Kurtoğlu’nun ormanda kaybolmuş kuzu gibi melemesini, tavşan gibi titremesini bu kayalıkların arkasına saklanırsak, iyi görürüz.

İbrahim Kiskaya’nın tedirginliği bitmiyordu:

-Olmaz arkadaş! Ben o uçuruma bakan kayalığa gitmem!

Hüseyin Yaylacı ve Fahrettin Tezcan fazla ısrarcı olmadılar. Hüseyin Yaylacı bakışlarıyla Kırk Kızlar’ın batısındaki kayalıkları işaret etti. O kayalıkların arkası da uçurum sayılırdı. Dere kenarına bakan kayalıklar gibi doksan derecelik uçurum değildi en azından ama İbrahim Kiskaya buraya da itiraz etti. Hüseyin Yaylacı; “Nereye saklanacağız ya kardeşim?” diye tepki gösterince, İbrahim Kiskaya Kırk Kızların doğu tarafındaki altmış-yetmiş derece meyilli çalılık ve bodur ağaçlarla kaplı yamacın daha uygun olduğunu belirtti. Bodur ağaçlarla ve çalılıklarla kaplı bu arazi iki yüz üç yüz metre falan uzunluğundaydı. Sonrasında düz bir alana ulaşılıyordu. Ama bu bölge Kırk Kızlar’ın biraz aşağısında kalıyordu. Nafiz Kurtoğlu’nu buradan seyretmek pek de uygun değil gibiydi. Ama saatte 13-00’e yaklaşıyordu. Zaman gittikçe daralıyordu. İbrahim Kiskaya da o kadar ısrar ediyordu ki, istemeyerek de olsa Hüseyin Yaylacı ve Fahrettin Tezcan mecburen arkadaşlarının teklifini kabul etmek zorunda kaldılar.

Kırk Kızlar’ın kayalık bölümündeki küçük düzlüğe on metre uzaklıktaki sık çalılığın koyu gölgesine saklanan üç arkadaş; havanın çok sıcak olmasından mı nedendir, içlerini başka bir sıkıntı mı bastı ne saat 13-30’a doğru oturdukları yerden kalkarak on beş metre aşağıdaki daha sık bir çalılığın gölgesine indiler. Özellikle İbrahim Kiskaya’nın işkillenmesiyle burada da rahat edemeyen üç kafadar saat tam 13-30’da beş metre aşağıdaki başka bir gölgeliğe çekilmişlerdi ki bir araba sesi duyuldu. Kırk Kızların küçük düzlüğüne bir araba gelmişti. Kapı pat diye açıldı ve sert bir şekilde örtüldü. Taksi kapısının böyle sert bir şekilde açılıp kapanmasından anlaşılmıştı ki Nafiz Kurtoğlu Kırk Kızlara gelmişti. Taksi yıldırım hızıyla geldiği gibi geri gitti. Araba sesini kaybolana kadar dinleyen üç kafadar, kafalarını kaldırmadan dalgın bir vaziyette ve çıt çıkarmadan beklerlerken de aniden irkildiler:

-Neredesin lan?

-…!

-Neredesiniz?

-…!

-İşte geldim! Çıkın ortaya!

-…!

Nafiz Kurtoğlu’nun ses tonu oldukça ürkütücüydü. Üç arkadaş kafalarını kaldırıp da yukarıdaki küçük düzlüğe korku dolu gözlerle baktıkları zaman iyice ürktüler; çünkü, Nafiz Kurtoğlu’nun görüntüsü daha da korkunçtu. Aşırı sıcağa rağmen; misafir olduğu evden-silahını saklamak için-temin ettiği iki beden küçük siyah ceketiyle, darmadağın olmuş saçlarıyla, alev saçan deli bakışlarıyla… Ve… Belinden çıkardığı tabancasıyla bir o kayanın arkasına bir bu kayanın arkasına baktıktan sonra tekrar küçük düzlüğün ortasına gelip de avazı çıktığı kadar-kesinlikle Tatar Ramazan’dan bin defa daha heybetli bir şekilde-bağırırken, çalılığın gölgesindeki üç arkadaş resmen buz kesmişlerdi.

On, on beş dakika kadar Kırk Kızlar’ın küçük düzlüğünde öfkeli bir eşek arısı gibi dolanıp duran Nafiz Kurtoğlu bağırıp çağırmaya devam ederken; Fahrettin Tezcan, Hüseyin Yaylacı’nın kulağını şunları fısıldadı:

-Ortaya çık da şu deliye şaka yaptığımızı söyle!

Hüseyin Yaylacı bu teklife çok kızdı:

-Oğlum geri zekâlı mısın? Adamın gözü kararmış! Hüseyin Yaylacı olduğumu anlayana kadar kalbura çevirir lan beni!

Hüseyin Yaylacı biraz sesli konuşunca İbrahim Kiskaya kendisini uyardı:

-Sus be arkadaşım! Duyarsa bizi keklik gibi avlar! Başka bir plan yapalım.

Ulan iyi ki o uçurum olan kayalıklara saklanmamışız, iyi ki İbrahim’in önerisine uyarak buraya gelmişiz, diye içinden söylenen Hüseyin Yaylacı; büyük bir minnetle İbrahim Kiskaya’nın yüzüne bakarken biraz daha kısık bir sesle mırıldandı:

-Ne yapacağız kardeşim? Bir fikrin var mı?

İbrahim Kiskaya kafasındaki planı anında attı ortaya:

-Bu tarafa az bakıyor! En çok da dereye bakan kayalıkları inceliyor! O kayalıklara ve Gazidere köyüne bakan kayalıklara gittiği zaman geri geri sürünerek aşağıdaki çalılıklara inelim.. Orada birazcık dinlendikten sonra daha aşağıdaki çalılığa inelim. Böyle böyle en aşağıdaki düzlüğe kadar gidelim. Orada da tedbiri elden bırakmayalım. Arkamıza bakmadan, çevremizi şüphelendirmeden kendimizi Cengiz Topel İlkokulu’nun bahçesine atalım.

Arkadaşları İbrahim Kiskaya’nın bu fikrini büyük bir memnuniyetle onayladılar. Gerçekten de Nafiz Kurtoğlu-bal arayan boz ayı gibi- büyük bir hışımla iki yüz metre aşağıdaki dereye ve Gazidere köyüne bakan kayalıkları dolaşırken; Hüseyin Yaylacı ve arkadaşları, askerdekinden bin defa daha ciddi bir şekilde geri geri sürünerek, ses çıkarmadan, sırayı bozmadan aşağılara inmeye başladılar. Yarım saatten fazla sürede, iki yüz elli metrelik yamaçtan sürünerek en aşağıdaki düzlüğe geldikleri zaman da üç kafadar tam olarak rahatlamış değillerdi. Arada bir yukarıya doğru baktıkları zaman Nafiz Kurtoğlu’nun hâlâ bağırıp çağırarak kendilerini aradığını görüyorlar ve tedirgin oluyorlardı.

Üç arkadaş kayalık ve çalılık dik araziyi inip de buradan da üç yüz metre uzaklıktaki Cengiz Topel İlkokulu’nun bahçesine-okula geç kalmış yaramaz çocuklar gibi-kendilerini attıkları zaman bile büyük bir heyecan içindeydiler. Cengiz Topel İlkokulu’nun bahçesindeki kalabalığa ve hemen okulun önünden Kalebağı Mesire alanına giden yoldaki insanların arasına karıştıkları zaman durup, kafalarını kaldırarak Kırk Kızlara doğru şöyle bir baktılar. Nafiz Kurtoğlu, dereye bakan doksan derecelik ve yüz elli-iki yüz metre yüksekliğindeki kayalığın en üst tepesine çıkmış; Bizans Surlarına Türk Bayrağını dikmiş Ulubatlı Hasan gibi heybetli bir şekilde dikiliyordu. Çevresini seyreden Nafiz Kurtoğlu arada bir okuldan tarafa da bakıyordu. Burada da rahat edemeyen Hüseyin Yaylacı ve arkadaşları okulun bahçesinin önünden geçen yolu da terk ederek, okulun tam karşısındaki Boyabat Şehir Parkına gittiler.

Köprüyü geçerek parka vardıkları zaman hemen dere kenarında ve kalın çam ağaçlarının koyu gölgesindeki bir masaya yerleşen üç arkadaş; Kırk Kızlara Baktıkları zaman, çok uzak da olsa, en yüksek bir kayalığın üzerinde dikilen ve bu dağları ben yarattım der gibi etrafını seyreden Nafiz Kurtoğlu’nu görebiliyorlardı. Büyülenmiş gibi Kırk Kızlara bakan üç arkadaşı masalarına gelen garsonun “Abi ne içersiniz?” sesi kendilerine getirebildi. Çaylarını içene kadar hiç konuşmadan Nafiz Kurtoğlu’nun görüntüsünü seyreden üç arkadaşın tedirginliği hâlâ devam ediyordu. İkinci çaylarını içerken de arada bir Kırk Kızlara bakan üç kafadar; aniden Nafiz Kurtoğlu’nun görüntüsünün ortadan kaybolduğunu fark ettiler. Bu durum üç arkadaşı daha da heyecanlandırdı. Garsonun getirdiği üçüncü çayları, ağızlarını yakarak alil acele içmeye çalışırlarken; çayını içmeyi bırakıp da hemen ayağa kalkarak cebindeki bütün bozuk paraları masaya bırakarak çay paralarını ödeyen Hüseyin Yaylacı tekrar sandalyesine otururken de aşırı ciddi bir ses tonuyla arkadaşlarına şunları söyledi:

-Lan bu deli ya şimdi buraya gelirse! Bizi burada görürse! Manzarayı çakar! Oğlum benim araba Avcılar Kulübü’nün önünde. Hemen kendimizi Sinop’a atalım. Akşama kadar da gelmeyelim. Bırakın şu çay içmeyi artık! Hadi kımıldayın hadi!

Pazar Yokuşu’nu yıldırım hızıyla aşıp da Sinop yoluna girdikleri zaman azcık ferahlayan üç kafadardan sessizliği yine Hüseyin Yaylacı bozdu. Hüseyin Yaylacı arkadaşlarına sıkı sıkıya şunları tembihledi:

-Beyler! Bu olay aramızda kalacak! En yakınlarımıza bile bu konudan asla bahsetmeyeceğiz! Bizden başka hiçbir Allah’ın kulu bu olayı bilmeyecek! Eğer bu olay duyulursa… Bu deli üçümüzü de kurşun manyağı yapar! Tamam mı arkadaşlar?

Fahrettin Tezcan ve İbrahim Kiskaya korku dolu gözlerle, kireç gibi olmuş yüzleriyle ve kısık bir ses tonuyla Hüseyin Yaylacı’yı onayladılar:

-Tamam Hüseyin! Ölene kadar bu olay aramızda kalacak!

Tarih:27 04 2017 19:49(741) Facebook'ta Paylaş

Boytek Boyabat Kız Öğrenci Yurdu
2. Yorum: hüseyin orhanoğlu 02 05 2017 08:44
hasan hocam ben bile okurken korktum doğrusu vallahi çok ürkütücü olmuş eline sağlık teşekkür ederim yazılarının devamını dilerim

1. Yorum: ggg 01 05 2017 19:58
bu yazı gerçek mi yoksa efsane mi?


Yorumcuların dikkatine! Yasal Uyarı!

  1. Yorumlarınızı anlaşılır bir dille ve dilbilgisi kurallarına uygun olarak özenle yazınız. BÜYÜK HARF kullanmayınız. Tekrar okuyarak yanlışlarınızı düzeltiniz.
  2. Anlaşılmaz kısaltmalar yapmayınız.
  3. Lütfen yorumlarınızda terbiye dışı sözler kullanmayınız.
  4. Yazılan yorumların sorumluluğu yazarına aittir. Sonradan pişman olunacak hukuki sorunlarla karşılaşmamak için kişi veya kurumlara yöneltilmiş olan eleştirileriniz hakarete varmasın.
  5. Yorumlar denetlendikten sonra yayına verilecektir.
  6. Yazılarımızda yanlış ya da kusurlu bir konu bulunursa bunu lütfen bize bildiriniz.

Yukarıdaki Sözleşmeyi/Uyarıları kabul ediyorum.
'Evet' Yazın:
İsim:
E-mail: (isteğe bağlı)

| Beni Unut

Boyabat'tan Kış Manzaraları


Bozkurt ve Rahmetli Elçibey


Doğup Büyüdüğüm Evimi Satıyorum


Lozan Antlaşması


Sapkın İslamcı Arapçıların Çığırtkanlığı


Sinop'u Marka Şehir Yaparsa Vekil Maviş Yapar


Darbeler ve 15 Temmuz


ALLAH Siz ve Sizin Gibileri Islah Etsin....


Kılıçdaroğlu, adaların işgaline daha ne kadar sessiz kalacaksın?


Kıbrıs, İskenderun ve Hatay Gezisi Fotoğrafları-4


15 Temmuz gecesi (II)


Boyabat Çemberinin Köyden Kente Göçü


‘Yerim sizin ‘Milli Mücadele’nizi’ demek serbest mi?


Boyabat Gazetesi 12. Yaşında


Öküze Gâh Dedim


Canım babam benim... Çok özledim çook.


Boyabat'ı Hiç Böyle Gördünüz mü?


Ramazan ayı, sigaradan kurtulup özgürlüğe kavuşmak için fırsat


Geçim öncelikli eylem planı


Bazı Hurafeler


2010 Anayasa Değişikliği Halk Oylaması Sonuçları (12 Eylül 2010)


Ortaya Karışık


Eyvah ! Stres mi ?


Bellaforonte'nin Kenti TLOS


Sallım Çorba


Anlayamadıklarım


KÜNYE




Yazı ve Haberleriniz İçin:
boyabatgazetesi@boyabatgazetesi.com
haber@boyabatgazetesi.com
adreslerine E-posta gönderebilirsiniz




Temmuz ayı ziyaretci sayısı:906845
DtGaNi


* ANASAYFA *