E-posta: boyabatgazetesi@boyabatgazetesi.com
Boytek Boyabat Kız Öğrenci Yurdu

Çok Doğal

Sınıf öğretmeni Recep Esen, evlenmeyi düşündüğü zaman henüz öğretmen okulunun son sınıfında dahi değildi. Ama yine de bu kararı verdiği günlerde geç bile kaldığını söylüyordu yakın çevresi.

Köylerde, özellikle dağ köylerinde on üç, on dört yaşlarına gelen bir erkek çocuğuna; artık evlenmenin vakti geldi, denirdi. Hem de kati bir şekilde. Öyle ya... Küçük sorumlulukları daha küçük yaşlarda; avludaki tavukları yemleyerek, buzağıların önüne ot atarak, kuzuları güderek kazanmaya başlayan on dört yaşındaki bir erkek çocuğunun daha büyük sorumlulukları alma zamanı geldi de geçiyor bile! Neydi bu sorumluluklar: Dağa oduna gitmek. Kestiği odunu eşeğe veya kağnı arabasına yüklemek… Çift sürmek… Tırpan biçmek... Az mı? Eee bu işleri yapabilen adama da artık çocuk denir mi? Denmez tabii. Peki, vahşi doğa şartlarında bu kadar hayati derecede önemli olan işleri becerebilen adam; artık evlenmeyi hak etmiyor mu? Fazlasıyla... Sonra, evleneceği kendi yaşlarındaki bir kız da bu zorlu işlerinde kendisine yardımcı olmaz mıydı? Hem de nasıl! Orak biçenlere, kazmacılara yemek yapsa, çay demlese yeter be! Sonra ne demişler: Erken kalkan yol alır, erken evlenen döl alır...

Recep Esen’in köyde yaşayan- kendisinden küçük- kardeşleri çoktaaan evlenip çoluk-çocuğa karıştılar bile! Yani bizim Recep Esen, henüz on sekiz yaşında evde kalmış kuru kız muamelesi görmeye, kart horoz sayılmaya başlanalı bayağı yıl olmuş!

Neyse... Kararını verdi: Okulunu bitirir bitirmez evlenecek.

Ortada gelin adayı yok ama olsun. Karar aldı ya...

Gerçi, evlenmeyi düşündüğünü söylediğine de bir kere değil bin kere pişman olmuştu Recep Esen.

Boyabat’ın Yılanlı köyünde yaşayan ailesi bombardımana anında başladı:

-Oğlum, Sakar Şakir’in kızı tam bize göre... Koruluktan kestiği meşe kütüğünü omuzladığı gibi evin avlusuna gadar daşıdı! Gaya gibi gız! Gaya gibi!

-Guzum, Gır Memet’in bir gızı var... Allah seni inandusun... Endüğü gün gözümle gördüm: Elli okgalık buğday çuvallarını gapdığı gibi eşeğe artdı! Alimallah daş gibi gız! Daş gibi!

-Lan aga! Sülo ağanın gücük gızı ateş gibi... Ulan hamuru ne vakit yoğurdun! Yayuğu ne zaman yaydın! Gırk kişiye bir sofra gurdu... Allah nazardan gorusun... Öyle eli çabuk! Öyle eli çabuk ki! El altından habar göndermiş Süleymen ağa. Hani sen öğretmen çıkıyon ya... Ulan aga he de! Ne senin sırtın yere gelü ne de bizim...

Annesini, babasını ve kendisine kız bulan kardeşlerini öylesine dinleyen Recep Esen, ailesinin bu kız bulma sevdalarına canı çok sıkılıyordu. Sırf bu yüzden son iki yıldır, yaz tatillerinde köye gitmek istemiyordu. Ailesinin, akrabalarının- özellikle on dört yaşından beri- bıkmadan, usanmadan kız bulma çabalarından bıkmıştı. Recep Esen, şu konuda ailesini tatmin edemiyordu: Recep Esen’in bir köy kızıyla evlenmek kesinlikle aklının ucundan bile geçmiyordu. Kibar, görgülü; özellikle tahsilli olacaktı evleneceği kız. Dağ köyünde yaşayan ailesinin bulduğu Amazon savaşçılarına benzeyen gelin adaylarıyla evlenmeye niyeti hiç yoktu. Aslında bu konuda yalnız da sayılmazdı. Boyabat’ın Yörük köyünde yaşayan (annesinin annesi) ninesi en büyük destekçisiydi: “Guzum, köy gızı alma. Gasaba gızı al. Tertüplü, düzenlü, görgülü olsun. Eger okumuş olusa bebelerini bile iyi yetüştürür alimallah” diye kendisine yol göstermeyi ihmal etmiyordu.

Ninesinin görüşlerine aynen katılıyordu Recep Esen.

Nihayet öğretmen okulu biter. “ Herif, biz bu oğlanı tek başına gurbet ellere nasıl yollayacağız! Ne yer, ne içer! Çamaşurunu kim yuyacak?” Diye babasının yakasına yapışan annesini nasıl ikna edeceğini kara kara düşünürken Allah yüzüne bakar Recep Esen’in. Okulun bittiği yaz döneminde, daha tayini falan çıkmadan tam gönlüne göre bir kız bulur. Boyabat’ta gitmiş olduğu bir düğünde görmüş olduğu bu kız, samimi olduğu bir arkadaşının da baldızı çıkmasın mı? Değmeyin keyfine Recep Esen’in. Hiç vakit kaybetmeden arkadaşına konuyu açar.

Ama, sorun büyük!.. Gelin adayı, asla bir köylüyle evlenmek istememektedir!

İşe bak ya! Köylü bir kızla evlenmemek için ailesine yıllarca direnen Recep Esen’in karşısına çıka çıka; öğretmen de olsa, asla bir köylüyle evlenmek istemeyen- üstelik- köylü kökenli bir kız çıkmıştı!

Amazon savaşçılarının bedduası mı geçti ne?

Kökeni Boyabat’ın ova köylerinden birine ait olan gelin adayının ailesi, yıllar önce İstanbul’a göç eden; sadece göç etmekle kalmayıp İstanbul’un yaşam standardını yakalamaya çalışan; yeniliğe açık, ileri görüşlü, çağdaş yaşam felsefesine sahip bir ailedir. Gelin adayı Tuğçe Kara, Üsküdar’da doğup büyümüş; liseyi yeni bitirmiş, modern görünümlü bir kızdır. Üstelik, tahsiline de devam etmek istemektedir. Bir köyde yaşamak, hele hele bir köylüyle evlenmek aklının ucundan dahi geçmemektedir. Hem, şuraya bakar mısınız? Köyün adı bile ürkütücü: Yılanlı köyü! Tatilde yılanlı köyüne gideceğim derken, insanın tüyleri bile diken diken oluyor. Ya köyün bulunduğu dağ: Elek Dağı! Ne biçim dağ adı bu? Ermeni elekçilerin yaptığı, köylülerin un elediği elek akla geliyor... Buğday çuvallarını eşeğe yükleme akla geliyor, değirmen akla geliyor... Ekin ekme, orak biçme, harman dövme... Hamur yoğurma akla geliyor hamur yoğurma! Duydukları zaman kendisini nasıl kızdırmışlardı kız arkadaşları: “ Kız seni Ercep mi istedi İrecep mi? diye günlerce dalga geçmişlerdi. Barış bari olsaydı adı, diye iç geçirirken Tuğçe Hanım, pek müteessir olmuştu.

Çok üzüldü Recep Esen. Koskoca Elek Dağı’nda, otuza yakın köyün son elli yılda yetiştirdiği on öğretmenden birisi olan Recep Esen’in ağzını aylarca bıçak açmadı. Hayret bir şey ya! Sen yedi sene oku! Dirsek çürüt! Öğretmen ol! Üstelik köylü kökenli bir kız tarafından reddedil! Olacak iş değil!

Ama, pes etmedi Recep Esen. İstanbul- Üsküdar’da oturan Tuğçe Kara’nın peşini bırakmadı. Yarıyıl tatillerinde, yaz tatillerinde; bütün bayramların tatillerinde Boyabat ile İstanbul arasında mekik dokudu adeta.

Üçüncü defa girdiği Üniversite Sınavı’nı da kazanamayınca evlenmeye ikna oldu Tuğçe Kara. Ama şartları vardı: Evet, Recep Bey’in öğretmenlik yaptığı köylere gidecekti; fakat köyde sürekli yaşamayacaklardı. En azından Boyabat’a yerleşeceklerdi. Tatillerde Yılanlı köyüne değil İstanbul’a gideceklerdi. Bu şartları hiç düşünmeden kabul etti Recep Esen. Sanki kendisi köyde yaşamak istiyordu.

Pek gönüllü olmasalar da oğullarının mutluluğunu düşünen ailesi Recep Esen’in bu evliliğini onaylamak zorunda kaldı: Oğlan tohuma kaçtı ya! İyice kartlaştı ya! Zaten, ben köylü bir kızla evlenmem diye baştan beri söylemiyor muydu Recep Esen? İşte kafasına göre buldu. Hem okumuş adam. Bir bildiği vardır herhâlde.

Recep Esen, öğretmenliğinin üçüncü yılının sonunda, yaz tatilinin başında Tuğçe Kara ile evlenir.

Köy kızıyla evlenmek istemeyen Recep Esen ile bir köylüyle evlenerek köyde yaşamak istemeyen Tuğçe Kara’nın Boyabat’ta yapılan düğünleri olağanüstü güzel oldu.

Yaz tatilinin ilk günlerinde yapılan bu düğünün cicim ayları her iki taraf için de muhteşem geçti. Özellikle Tuğçe Hanım, gün geçtikçe eşine ısınıyor, bağlanıyor; saygıda, sevgide kusur etmemek için elinden gelen gayreti gösteriyordu. İki taraftan ziyarete gelen aile bireylerinin- samimi de olsa- Ercep- İrecep demelerini bırak; Recep, diye hitap etmelerine bile, hele hele; Lan Recep, demelerine kesinlikle müsaade etmiyordu. Kibar bir şekilde uyararak, gelinim sana diyorum, kızım sen anla der gibi: “Recep Bey” diye söze başlıyordu sevgili eşiyle konuşurken. Eşinin bu görgülü, saygılı tutumundan çok memnundu Recep Bey. Ama, içinde az da olsa bir sıkıntı başlamıştı. Evlenmelerinin üzerinden üç aya yakın bir zaman geçmesine rağmen, henüz eşini Yılanlı köyüne götürüp annesinin, babasının ellerini öptürememişti. Bu durum, geleneklerine son derece saygılı olan Recep Esen’i ziyadesiyle üzüyordu. Hem ne derdi kolu-komşu. Eyvah annemi, babamı köye karşı mahcup edeceğim, diye kaygılanmaya başlamıştı. Velhasıl bu durum beynini kemiriyor, için için eriyordu. Yaz tatilinin bitimine de az bir zaman kalmıştı. Yakında, okulların açılmasıyla birlikte öğretmenlik yaptığı köye gideceklerdi. Ah ne yapsam... Ah nasıl söylesem diye kara kara düşünürken, aklına Yörük köyündeki ninesi geldi. Bu köy annesinin köyü idi. Dedesi ve ninesi hâlâ sağdı. Özellikle ninesini çok seviyordu. Hem, ninesi kendisini kasaba kızıyla evlenmesi konusunda destekleyen tek kişiydi. Yeniliğe açık olan ninesine çok bağlıydı. Yörük köyü, Boyabat’a yakın bir köydü. Köylülerin ayağı Boyabat’tan hiç kesilmezdi. Özellikle pazarı asla kaçırmazlardı. İlkokul beşinci sınıfını bitiren çocuklarını mutlaka ortaokula, daha sonra da liseye göndererek iyi bir eğitim almalarını sağlamak için büyük gayret sarf ederlerdi. Velhasıl, Yörük köyü Boyabat ilçesi ile içli-dışlı olan bir köydü. Zaten, köylülerin büyük bir kısmı iş kurmak suretiyle, çocuk okutmak isteğiyle Boyabat’a yerleşmiştir. Üstelik Boyabat’a yerleşenler, köylerini ( biraz da yakın olduğu için) sık sık ziyaret ederek akrabalarıyla ilişkilerini koparmamışlardır. Yani, birçok köye bakarak aydını, bürokratı, esnafı çok olan; görgülü, bilgili; giyimleriyle- kuşamlarıyla, yemeleriyle-içmeleriyle şehir standardını yakalamış örnek bir köy sayılırdı.

İşte bu Yörük köyü ve ninesi aklına gelince kafasında şimşekler çaktı Recep Esen’in. Eşini önce bu modern sayılabilecek Yörük köyüne, daha sonra da Yörük’ten memnun kalırsa Yılanlı köyüne götürmek için planlar yapmaya başladı. Allem etti kellem etti; eşini, bin bir dil dökerek Yörük köyüne gitmeye ikna etti.

Bir Jeep kiralayarak, sabahın köründe Yörük köyüne giden Recep Bey ile Tuğçe Hanım’ı iki katlı ahşap evlerinin kara çalı dikenleriyle çevrili avlusunda telaşeli bir şekilde, oraya-buraya koşuşturan Mahmut dede ile Hatice nine çok güzel karşıladılar. Seksen yaşlarına yaklaşmış bu sevimli iki ihtiyarın sevecen tutumları; özellikle ninenin candan davranışları daha avluya ayak basar basmaz Tuğçe Hanım’ı mest etmişti. Peki, dede ve ninenin sabah sabah avludaki telaşeleri neydi? Kendi oğulları ve torunları da İstanbul’da yaşayan bu sempatik iki ihtiyarın; sabah namazlarını kıldıktan sonra avluya çıkarak bir tane olan ineklerine, birkaç koyun ve kuzularına, üç beş tavuklarına yiyecek ve su vermek için harcadıkları çaba Tuğçe Hanım’ın çok hoşuna gitmişti. Hayatı boyunca, İstanbul’daki Gülhane Parkı’ndaki hayvanat bahçesinden başka bir yerde hayvan görmeyen Tuğçe Hanım, zevkten dört köşeydi. “Ay Recep Bey, çok doğaaal!” diyerek duygularını sevgili eşine yansıtırken bir yandan da ninesine yardım etmeye çalışıyordu. Önce, tavukları birlikte yemlediler. Hatice ninenin, bir avuç buğdayı, tavukların önüne serperken, gedük dişlerini göstere göstere, “ Geh bili bili geeeah! Geh bili bili geeeh!” diye seslenerek tavukları yanına çağırmasına bayılıyordu Tuğçe Hanım. Sonra, kuzuların önüne körpe ot attılar. Köpeğin yalını karma işiyle dede ilgilendi. Sıra ineği sağma işine gelince Tuğçe Hanım durdu. Ahıra giremedi. Ahırın kokusu değil de görünümü ürkütücü gelmişti. O pörsümüş parmaklarıyla ineğin memelerini güçlükle çeke çeke süt çıkarmaya çalışan ninesini hayret dolu bakışlarla seyretmeye doyamıyordu. Bütün bu olup bitenleri uzaktan gözlemleyen Recep Esen’in ağzı kulaklarındaydı. Sevinçten uçacak gibiydi. Eşinin mutlu görünmesinden dolayı duyduğu memnuniyet inanılmazdı. Ahırın kapısından ninesini seyreden eşine sevgiyle yaklaştı. Tuğçe Hanım, inek sağan ninesini göstererek, “ Ay Recep Bey, çok doğaaal!” diyerek, sevincini sevgili eşiyle paylaşmadan duramadı. Bu sırada nine, Tuğçe Hanım’ı yanına çağırarak, ineği biraz da kendisinin sağmasını istedi. Tuğçe Hanım, heyecanlandı. Ahıra girmeye korktu. Recep Bey, hiç olmazsa bir kere denemesi için ısrarcı oldu. Sonunda, eşini bin bir ricayla ikna etti. Tuğçe Hanım, ürkek adımlarla ineğe yaklaştı. Küçük bir taburede oturan ninesinin yanına- eteklerini toplayarak- yavaşça çömeldi. Ninesinin gösterdiği ineğin memelerinden birini sağ eliyle tuttu. Çekti... Çekti... Nihayet, bakır bakracın içine cırt diye süt çıkarmayı başarınca sevincinden çılgına döndü:” Ay Recep Bey, çok doğaaal!”

Avluda yapılacak işler bittikten sonra, iki katlı ahşap evin giriş katında bulunan büyük odaya girildi. Yaz kış kuzine sobanın kaldırılmadığı, büyük şömine ocağın bulunduğu; oturmak, hatta gerekirse yatmak için pencere kenarlarına yerleştirilmiş setlerin bulunduğu bu oda, hemen hemen günün büyük bir bölümünün geçtiği mekândı. Başındaki yazmasını terlediği için değiştirmeye çalışan ninesinin kınalı ve örgülü saçlarını görünce Tuğçe Hanım, bir kere daha heyecanlandı: “Ay Recep Bey, çok doğaaal!” Ağzındaki tek tük dişiyle, kınalı saçları ve nasırlı elleriyle nine gerçekten çok sempatik idi. “Haydi guzum” diyordu Tuğçe Hanım’a, “Önce şu Kuzineyi yakalım. Birlikte şöyle gözelce bir gıymalı köy böreği yapalım. Benim gollarımın feri yok gayrı... Hamuru sen yoğuruver.” Hey gidi Hatice nine hey! Hamur yoğurmayı biliyor musun diye sorsana bir Tuğçe Hanım’a? “Gasaba gızıyla evlen goçum gasaba gızıyla” diyordun Recep Bey’e. Al sana kasaba kızı. Neyse iki bir etmedi Tuğçe Hanım. Sempatik ninesine gülümseyerek “Olur nineciğim” dedi. Ama, ninenin komutları devam ediyordu: “Şu ocağa da odun atalım. Kül çöreği basarız. Yatsılıkta yeriz. Közümüz fazla olsun ki bolca gumpiri közleyelim.”

Kül çöreği!.. Yatsılık!.. Kumpiri!..

Kafası allak bullak oldu Tuğçe Hanım’ın:

-Nine kumpiri de ne?

Tuğçe Hanım’ın merakını sevgili eşi giderdi:

-Patates Tuğçe ciğim patates!

-Kül çöreği?

-Onu da ninem öğretsin.

Hatice nine, kül çöreğini Tuğçe Hanım’a güzelce anlattı. Hiç ara vermeden direktiflerini Mahmut dedeye yöneltti:

-Lan Maamut! Avludan bi gucak meşe odunu getü. Kül çöreği basacağaz. Gıymalı börek açacağaz. Gumpiri közleyeceğez...

Ninenin bu konuşmalarını kaba bulsa da Tuğçe Hanım’a pek sempatik geliyordu. “Ay Recep Bey, çok doğaaal!” demekten kendini alamıyordu. Hâlbuki kendi evinde bu tür konuşmalara fırsat vermemek için gösterdiği çaba müthişti. Ama, nineye gelince iş değişti. Ninesinin tarzına karşı, içinde en ufak bir hor görü olmadığı gibi; sempati bile duyuyor denilebilirdi. Değişiyor muydu ne?

Nine, eşine komutları yağdırdıktan sonra tekrar gelin hanıma döndü:

-Datlu gızım... Biz didenle, sabah namazlarımızı gıldıkdan sonra, birer bardak süt içip de avluya çıkmıştık. Yani, gavaltı yapduk sayulu. Sen şu tüpe çay suyu goy da... Şöyle hep barabar gözelce bi gavaltı yapalım.

Tuğçe Hanım, ninesinin komutlarını emir telakki ederek derhal yerine getirmeye çalıştı. İpragaz tüpe çaydanlığı koydu. Bardakları, tabakları, kaşıkları; zeytini, peyniri, tereyağını, pekmezi, balı ninesinin gösterdiği bakır tepsiye koyarak büyük odaya taşıdı. Yine ninesinin gösterdiği sofra bezini yere sererek, sofra bezinin üzerine de sofra altlığı olarak kullanılan ağaç kasnağı yerleştirdi. Kasnağın üzerine de kahvaltı tepsisini koyarak; kahvaltı sofrasını hazırladı. Recep Bey ile sohbet eden Hatice nine bir aralık sofraya baktı baktı; tatlı sert bir ifadeyle gelin hanımı uyardı:

-Hani yımırtalar! Ercebimin yımırtası rafadan olsun e mi?

Tuğçe Hanım, ninesinin bu isteğini de hemen yerine getirmeye çalıştı. Ninenin gösterdiği mutfak malzemelerinin bulunduğu tel dolaptan yumurtaları da bularak haşlanmaları için, içi su dulu bakır tavaya koydu.

Korkarak geldiği Yörük köyünde; eşinin surat asmasını bırak, yüzünde güller açması, her işe gönüllü koşturması Recep Bey’in mutluluğuna mutluluk katıyordu. “Oh yarın da Yılanlı köyüne gideriz. Annemin, babamın ellerini öperiz” diye düşünürken durmadan ellerini ovuşturuyordu.

Birlikte güzel bir kahvaltı taptılar. Sevgi, saygı ve samimi davranışlar tuzu biberiydi sofranın. Tuğçe Hanım çok mutluydu. Hatice ninenin konuşmalarına, tarzına bayılıyordu. “Lan Maamut” diye eşine hitap ederken, Tuğçe Hanım gülmemek için dudaklarını ısırıyordu. Ya dedenin, “Gız Hatcaa! Gız Hatıcaa! “ diye seslenmesi... Tuğçe Hanım, eşine dönüp “Ay Recep Bey, çok doğaaal!” demeden duramıyordu. Neyse, son keyif çayları da içildi. Hatice nine, ellerini iki yana açarak, gözlerini yumarak aniden bir duaya başladı: “ Yarabbi çok şükür. Allah artusun. Sofrayı kim gurduysa o kaldusun.” Hatice ninenin gönderdiği mesaj yerini çabuk buldu. Tuğçe Hanım, sofrayı el çabukluğuyla kaldırdı. Bu el çabukluğu ninenin gözünden kaçar mı?

-Lan Ercep, bu gelin çok yeğin! Aferin goçum! Avradın hasını bulmuşsun!

Ninesinin bu övgü dolu sözleri Recep Bey’in mest olmasına yetip de artmıştı bile. Büyük bir hayranlıkla seyrediyordu odanın içinde fır dönen sevgili eşini.

Eveeet... Sıra geldi kül çöreği basmaya. Kıymalı köy böreğini yapmaya. İyi de hamuru kim yoğuracak? Nine çok yaşlı... Kollarında fer kalmamış. Üsküdar’da doğup- büyümüş olan Tuğçe Hanım, bir kez olsun hamur yoğurmamış ki! Börek açmamış ki! Gerçi, ninesi konuşurken ben yoğururum, der gibi başını sallamadı mı? Pilavdan dönenin kaşığı kırılsın, der gibi ninesinin gözlerinin içine dik dik bakmadı mı?

Haydi bakalım.

Tuğçe Hanım, yalan- yanlış kolları sıvayarak meydana çıktı. İşin garibi, Recep Bey kaygılanacağı yerde, eşinin bu hamur işine girmesine, acemi acemi kollarını sıvamasına gülmemek için kendisini zor tutuyordu. Allah’tan Tuğçe Hanım; ne kollarını sıvarken, ne de hamuru yoğurmaya başlarken bir kez olsun dönüp de Recep Bey’den tarafa bakmadı. Eğer bakıp da eşinin sırıtmalarını görseydi bu işin sonu çok kötü bitebilirdi.

İşin doğrusu, Tuğçe Hanım’ın hamur teknesiyle boğuşurken sarf ettiği çaba gerçekten çok komikti. Her tarafı; başı, yüzü, gözü bembeyaz un içinde kalmıştı. Parmaklarının arasına sıkışmış olan hamur parçalarını çıkarmak için harcadığı enerji görülmeye değerdi. Yarım saat zaman zarfında kan-ter içinde kalan Tuğçe Hanım’ın durumu hakikaten acıklıydı. Burnunun üzerinden akarak hamur teknesinin içine düşen terini bile silmekten acizdi. Odanın dört bir yanı undan, hamurdan geçilmiyordu. Allah’tan gelin hanımın acemiliğini en baştan fark eden Hatice nine; gelin hanımın mahcup olmaması için hemen önlüğünü takarak, başına temiz bir yazma bağlayarak yardımına koştu. Bir yandan eline aldığı temiz bir bezle gelin hanımın terini silerken; bir yandan da şöyle yap, böyle yap diye yol gösteriyordu. Cesaretlendirmek için, gayrete getirmek için moral vermeyi, övgüler yağdırmayı da ihmal etmiyordu.

Neyse... Zor da olsa- Hatice ninesinin de sayesinde- bu hamur işinden alnının akıyla çıkmayı başardı Tuğçe Hanım. Akşam yemeğinde yemek için kıymalı köy böreği yapılarak bir tepsi ile pişmesi için kuzinenin gözüne kondu. Yatsılık için kül çöreği basıldı. Meşe odunlarının közüne dayansın diye seçilen iri patatesler, yanan ocağın arka tarafına özenle döşendi.

Günün nasıl geçtiğini anlayamadı bile Tuğçe Hanım. Kendisini görmeye gelen komşularla ilgilenmeler. Çay demlemeler, mısır patlatmalar; közlenmiş patatesleri közden çıkarıp yemeler... Kuzinede yapılan kıymalı köy böreğini kesip misafirlere ikram etmeler, derken akşam oluvermişti. Sabahleyin avluda yaşanan telaşenin bir benzeri bu sefer hava kararmak üzereyken başlamıştı avluda: Önce tavukları kümese tünettiler. Birkaç koyunla kuzuyu ağıla saldılar. Köpeğin yalını karma işini yine Mahmut dede yaptı. Zaten bu işi seviyordu. Bir kere köpeğini çok seviyordu. Köpeğin yalağını temizlerken gösterdiği titizlik görülmeye değerdi. İneği sağma işi- her zaman olduğu gibi- Hatice nineye kalmıştı. Tabii Tuğçe Hanım, inek sağma işinde ninesine yine yardım etti. Hamurda gösterdiği başarının verdiği moralle bu safer bakır süt bakracını önüne çekerek; ineğin dört memesini de iki eliyle güzelce sağdı.

Misafirlerden artan kıymalı börek, yanına bolca ayran çalkalanarak akşam yemeğinde yendi. Afiyetle yenen kıymalı böreğin yanına bu defa; sabahtan beri ocakta yanan meşe odunlarının közleriyle güzel bir semaver çayı demlendi. Akşam karanlığının iyice bastırmasıyla köyde oluşan sessizlik, bu sessizliği yırtarcasına havlayan köpekler; köyün arkasındaki ormandan gelen kurt ulumaları; semaver çayı ile yapılan akşam sohbetine de iyi bir fon oluşturmuştu doğrusu.

Yatsı namazını kılmakta olan Mahmut dede sağına- soluna aceleyle selam verdikten sonra; geliniyle tatlı bir sohbete dalmış olan Hatice nineye- ovaya bağırır gibi- can havliyle seslendi:

-Gız Hatcaaa! Gız Hatıcaaa!

Bu anî, heyecanlı ses tonuyla Hatice nine irkilmişti:

-Ne oldu herif! Davara gurt dalmış gibi ne diye bağırıyon?

-Gız Hatca! Boyvat bazarından alduğum Erfelek kestenesini unutduk! Turfanda almışdım. Tuğçe gelinim belki sever. Çabuk guzineye odun at. Közleyelim de yatsuluğun üzerine yirüz.

Tuğçe Hanım, namaz arasında, dedesinin bu çıkışını da pek sempatik bulmuştu. Eşinin kulağına fısıldamadan edemedi: “Ay Recep Bey, çok doğaaal!”

Fakat Tuğçe Hanım, bir şeyi anlayamamıştı. Neyin üzerine yeriz demişti dedesi? Recep Bey, memnuniyetle aydınlatmaya çalıştı sevgili eşini:

-Tuğçe ciğim, özellikle uzun kış gecelerinde, genellikle köylerde yatmadan iki, üç saat önce; yani, yatsı namazından falan sonra yenilen kahvaltı türündeki yemeğe “yatsılık” denir. Hani, taa sabahtan şömine ocağa kül çöreği basıldı ya. İşte o kül çöreği birazdan yenilecek. Dedem; artık, çöreğin yanına ayran mı çalkalattırır, çay mı demlettirir, kahve mi çektirir? Bilemiyorum...

Recep Bey’in eşine yaptığı bu açıklamaları gülümseyerek dinleyen Hatice nine; namazını bitirip, duasını etmekte olan eşine baktı baktı,

-Ben biliyon onun ne isteyeceğini. Kül çöreğinin yanında mutlaka kiren ekşisi arar. Galkıyın da bir tas kiren ekşisi çalkalayıvereyim bari. Hem biz de içerüz. Yorgunlukdan belim-bıkınım dutmuyo emme, diyerek güçlükle ayağa kalkıp, odanın ortasına kadar ağır adımlarla gelmişken, yavaşça geri dönerek gelin hanıma seslendi:

-Gızım, sen de yanıma gelivi. Şu kesteneleri bulalım da çizivi... Guzinenin üzerinde közleyelim.

Dede namazını bitirdi. Kestaneler çizilerek, közlenmesi için kuzinenin üzerine döşendi. Kül çöreği bakır tepsi üzerinde getirilerek yatsılık sofrası kuruldu. Ninenin çalkalamış olduğu kızılcık ekşisi tasını- daha kül çöreğinden bir lokma bile yemeden- iki eliyle tutup, bir dikişte içecekmiş gibi hararetli bir şekilde ağzına getirmeye çalışan dedeyi, “Dedeciğim bir saniye” diyerek son anda engelledi Tuğçe Hanım. Dede daha ne olduğunu anlayamadan mutfaktan getirdiği dört adet su bardağına kızılcık ekşisini boşaltıp; bardaklardan birisini, “Buyur dedeciğim” diye uzatan Tuğçe Hanım’ın bu davranışı Hatice nineyi tek kelimeyle mest etmişti. Recep Esen’e dönerek, “Aferin lan Ercep, gızın hasını bulmuşsun” der gibi baktı. Ninesinin bu övgü dolu bakışları Recep Esen’in sevinçten çılgına dönmesine yetip de artmıştı bile.

Neyse; kül çöreği, kızılcık ekşisiyle birlikte büyük bir iştahla yendi. Kuzinede közlenen kestaneleri yerken çocuklar gibi şendiler. Bir türlü sönmek bilmeyen ocaktaki meşe közleriyle tekrar semaver çayı demlenerek, coşkulu bir sohbet ortamında içildi.

Sıra geldi yatmaya.

Ocak başındaki kalın yün minderin üzerine kıvrılan dede, çoktaaan uyumuştu bile. Bağdaş kurarak sette oturan Hatice nine ise dut gibi sallanmaya başlamıştı. Neredeyse oturduğu yerde uyuyacaktı. Recep Bey ile Tuğçe Hanım, ninelerinden müsaade isteyerek, gündüz kendilerine gösterilen üst kattaki odalardan birinde yatmak için yavaşça ayağa kalktılar. Recep Bey önde, Tuğçe Hanım arkada, odanın içinden üst kata çıkan ağaç merdivene yöneldiler. Oturduğu yerde uyuklamakta olan ninelerini rahatsız etmemek için merdivenin basamaklarını ürkek adımlarla çıkmaya başladılar. Tam, merdiven basamaklarının ortasına gelmişken-aniden- Hatice ninenin sesi top gibi patladı:

-Erceeep! Lan Erceeep!

Tuğçe Hanım, hemen atıldı:

-Efendim nineciğim!

Ya Tuğçe Hanım, Hatice nine sana mı sesleniyor? Ne diye etten evvel çömleğe düşüyorsun? Sazanlığın sırası mı şimdi? Ercep diye bağırıyor duymuyor musun? İşgüzarlık yapmanın, durumdan vazife çıkarmaya soyunmanın zamanı mı? Neyse, kendin kaşındın! Kendi düşen ağlamazmış ama gözü bile çıkarmış. Bakalım bu sefer de “Ay Recep Bey, çok doğaaal” diyebilecek misin?

Recep Esen’e seslenen Hatice nine, Tuğçe Hanım’ın- eşinin yerine- cevap vermesiyle önce bir durakladı. Tekrar, Recep Bey diye seslenmeye üşendi. Zaten çok yorgundu. Sorusuna cevap alıp bir an evvel uyumak istiyordu. Saflığa vurdurarak Recep niyetine devam etti:

-Gazanın altına odun atıyım mı lan?

Kazanın altına odun atmak mı? Niye ki?!

Tuğçe Hanım, soruyu anlayamadığı için şaşkın vaziyette, hiçbir şey demeden, sessizce olup biteni anlamaya çalışırken Hatice nine uykulu haliyle devam etti:

-Şaapacak mıydınız lan?

Aman Tanrım!

Tuğçe Hanım, duyduklarına inanamıyordu. Merdivenin basamaklarına çivilenmiş gibiydi. Dondu kaldı. Dondu kaldı ama kıpkırmızı bir yüzle donulur mu? Hem de nasıl donulur! Utancından ne yapacağını şaşıran Tuğçe Hanım, “Ay Recep Bey, çok doğaaal” demeyi bırak... Dakikalarca yutkunamadı bile. Allah’tan nine kendisini göremiyordu. Merdiven basamaklarının orta yerlerinde oldukları için, nine görse görse; ancak bacaklarını görebilirdi. Tuğçe Hanım, kâbustan uyanır gibi kendine gelince, önündeki eşini itekleyip kendisine yol açarak, koşar adımlarla merdiven basamaklarını çıkmaya başladı.

Peki, bu arada Recep Bey ne yapıyordu? Ninesinin sorusunu duymuş muydu? Duymaz olur mu? Ninesinin sorusunu Allah diyerek cevaplamaya hazırlanıyordu ama... Cesaret edemedi. Yine de merdiven basamaklarını paldır küldür çıkmaya çalışan sevgili eşinin arkasından; meranın guzunda çara görmüş ala dana gibi bakmaktan kendini alamadı. Fakat, cevap bekleyen ninesini de fazla bekletmek istemiyordu. Allah göstermesin, sorusunu her an tekrarlayabilirdi. Yüzünü göremediği ninesinden tarafa dönerek seslendi:

-Yok nine şaapmayacağız!

Hatice nine, Recep Esen’e şöyle karşılık verdi:

-Ah salak ah! Şinci şaapmayacağınız da ne zaman şaapacaksınız?

Bu işin sonunun kötüye gideceğini sezen Recep Bey, ninesine bu sefer karşılık vermedi. Duymazlıktan geldi. Çabuk adımlarla merdiven basamaklarını tırmanarak, eşinin yanına gitmek istiyordu. Ama, merdivenin son basamağına gelmişken, daha sofaya adım atamamışken Hatice ninenin attığı dom dom kurşunundan kurtulamadı. Uykulu gözlerle, ocak başının diğer köşesine serdiği yer yatağına uzanırken; bir an horul horul uyuyan eşine iç geçirerek bakan Hatice ninenin fırlattığı dom dom kurşunu gerçekten tesirliydi:

-Daha şimciden dideğe mi döndün lan?

Recep Esen, ninesinden duyduğu son sözlerin etkisiyle sofanın ortasında nakavt olmak üzere olan bir boksör gibi sallanmaya başladı. Can havliyle kendisini, eşinin bulunduğu odaya attığı zaman, yüzü kireç gibiydi.

Tarih:01 06 2017 21:30(741) Facebook'ta Paylaş

Boytek Boyabat Kız Öğrenci Yurdu

Yorumcuların dikkatine! Yasal Uyarı!

  1. Yorumlarınızı anlaşılır bir dille ve dilbilgisi kurallarına uygun olarak özenle yazınız. BÜYÜK HARF kullanmayınız. Tekrar okuyarak yanlışlarınızı düzeltiniz.
  2. Anlaşılmaz kısaltmalar yapmayınız.
  3. Lütfen yorumlarınızda terbiye dışı sözler kullanmayınız.
  4. Yazılan yorumların sorumluluğu yazarına aittir. Sonradan pişman olunacak hukuki sorunlarla karşılaşmamak için kişi veya kurumlara yöneltilmiş olan eleştirileriniz hakarete varmasın.
  5. Yorumlar denetlendikten sonra yayına verilecektir.
  6. Yazılarımızda yanlış ya da kusurlu bir konu bulunursa bunu lütfen bize bildiriniz.

Yukarıdaki Sözleşmeyi/Uyarıları kabul ediyorum.
'Evet' Yazın:
İsim:
E-mail: (isteğe bağlı)

| Beni Unut

Türk Ulusunun Başı Sağ Olsun


AKP Genel Başkanı sen kim misin ?


Tuğla Sektörüne Dokunmayın, Çekin Elinizi!


Boyabat Dörtyol Sürücü Kursu Yeni Dönem Kayıtları Başlamıştır


Sinopta Kilise-Haç Sembolü-Diyojen Sevicileri..!


Sabırlı görevliyi tebrik ediyorum


Maskeli Fırıldaklar


Devl’et


Yanlış, herkes için yanlıştır!


Demokratik, Laik ve Bilimsel Eğitim


Asılsız Haberleri Tespit Etmek İçin İpuçları


2017 Anayasa Değişikliği Halk Oylaması Sonuçları (16 Nisan 2017)


29 Eylül Dünya Kalp Günü


Kış Lastiği Takma Artık Otomobiller İçin de Zorunlu


“Selam” üzerine bir derleme


Sonbaharın Sesi…


Teşrik tekbiri başladı


Pirinçle meşhur olduk! Sıra domateste...


Boyabat'tan Kış Manzaraları


Boyabat Çemberinin Köyden Kente Göçü


Öküze Gâh Dedim


Boyabat'ı Hiç Böyle Gördünüz mü?


Geçim öncelikli eylem planı


Ortaya Karışık


Bellaforonte'nin Kenti TLOS


Sallım Çorba


Anlayamadıklarım


KÜNYE




Yazı ve Haberleriniz İçin:
boyabatgazetesi@boyabatgazetesi.com
haber@boyabatgazetesi.com
adreslerine E-posta gönderebilirsiniz




Ekim ayı ziyaretci sayısı:625252
DtGaNi


* ANASAYFA *