E-posta: boyabatgazetesi@boyabatgazetesi.com
Boytek Boyabat Kız Öğrenci Yurdu

Denize Döktük

Elek Dağı’nın, Boyabat’a ait köylerinden- ulaşımı zor, yaşam şartları ağır- Alazlı Köyü İlkokulu’nda seksen öğrencisiyle tek öğretmen olarak çalışan sınıf öğretmeni Ferit Batarya… Genelinde ağaç malzeme kullanılmış, duvarları saman ve çamur karıştırılarak elde edilen harçla sıvanmış; velhasıl derme-çatma yapılmış olan okulunda son 23 Nisan Çocuk Bayramı kutlamalarında kararını vermişti: “Yok arkadaş bu böyle olmayacak... Boyabat’taki kırtasiyecilere güvenerek bayrak almadım... Onlar da az getirdiler. Özellikle öğrencilerime dağıttığım küçük bayraklar yeterli olmadı. Yaz tatilinde Kastamonu, İstanbul, Ankara, Samsun... Nereden bulabilirsem, bol miktarda bayrak alacağım. Okulun dört tarafını, sınıfları ve okul bahçesini bayraklarla donatacağım. Öğrencilerime bir hafta öncesinden birer ikişer dağıtacağım.”

Ferit Batarya, gerçekten de yaz tatilinde- ilçesine en yakın yerleşim merkezi olan- Kastamonu’ya yolu düşer düşmez ilkönce kırtasiyecilerde uğradı. Bez- kâğıt; büyük-küçük bulduğu bayraklardan bol miktarda satın aldı. Kastamonu’da bulamadığı ebattaki bayrakları İstanbul’dan, Ankara’dan temin etti. Oh, bu bayraklar bana en az iki üç sene yeter, diyerek sevindi.

Okullar açılır açılmaz, İlköğretim Haftası etkinliklerinden hemen sonraki günlerde 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı hazırlıklarına başlayan Ferit Batarya’nın amacı; bu önemli bayramı öğrencilerine, hele hele köylülere iyice sevdirmekti. Artık, mesleğinin üçüncü eğitim-öğretim yılını çalışan öğretmenimiz; ilk iki yılda yaptığı hataları bir daha yapmamak, bayramı usulüne uygun ve coşkulu bir şekilde kutlamak, bu büyük bayramın amacını köylüye sezdirmek ve sevdirmek için elinden gelen gayreti gösteriyordu. Önce öğreteceği marşları saptadı: İzmir Marşı, Ankara Marşı, Çanakkale ve Dağ Başını Duman Almış Marşları. Önceki yıllarda da çalıştığı bu marşları öğrencilerine iyice kavratmak istiyordu. Bu kutsal sayılabilecek marşların verdikleri mesajları köylüye sezdirmek ve sevdirmek istiyordu. Sonra, kurmuş olduğu halk müziği korosuyla çalışacağı on türküyü belirledi. Sepetçioğlu’nu iyice kavramış olan öğrencilerine iki halk oyunu daha öğreterek; güzel bir folklor takımı kurmak; komşu köylerden birinde yaşayan davul- zurna ekibini de kiralayarak 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nda Alazlı köyüne güzel bir etkinlik sunmak istiyordu.

Yaptığı eğitim-öğretim çalışmalarının yanı sıra bu tür sosyal faaliyetlere de hız veren Ferit Batarya, yaptığı çalışmaları bayrama yetiştirebilmek için kan-ter içinde kalmıştı. Ama, değmişti doğrusu. Görevlerini eksiksiz yerine getirmeyi başarmıştı öğrencileri. Birkaç defa provaya gelen komşu köyün davul- zurna ekibi on gün önceden Alazlı köyünü bayram havasına sokmuştu. Ferit Batarya köyün bütün hanelerini tek tek dolaşarak herkesi bayrama davet etti. Eğer yapılacak işleri varsa ertelemeleri için bin bir ricada bulundu. Öğrencilerine de sıkı sıkıya tembih ederek; ailelerini, okulun bahçesinde kutlanacak olan bayrama getirmeleri hususunda tekrar tekrar uyarmayı ihmal etmedi.

Neyse, sayılı gün çabuk geçermiş. Bayram sabahı da gecikmedi. Alazlı köyündeki ahşap evlerden birinde- ailesiyle birlikte- oturan Ferit Batarya, ilk önce sakal tıraşını oldu. Ayakkabılarını- badem yağı da sürmeyi ihmal etmeyerek- güzelce boyadı. Takım elbiselerini giydi. Eşi de aynı hassasiyeti gösterdi. Hatta, henüz iki yaşındaki oğulları Bekir’in eline de küçük bir bayrak tutuşturmayı ihmal etmediler.

Ellerindeki Türk bayraklarıyla köyün içini dolaştıktan sonra okulun bahçesine neşeli bir şekilde giren Batarya ailesi; ellerindeki Türk bayraklarını sallayarak kendilerini coşkulu bir şekilde karşılayan seksen civarındaki öğrencileri görünce tamamen mest oldular.

Sonbahar mevsiminin en güzel günlerinden birini yaşıyordu Alazlı köyü. Göçmen kuşlarını yavaş yavaş toparlayarak sıcak ülkelere uğurlamakla meşgul olan güneş, her ne kadar kendisi de gitme hazırlığı yapsa da, bu hazırlığını erteleyerek; bugün için özel hazırlanmıştı sanki... Gitmeden önce son bir iyilik yapmak ister gibiydi... Ortamı güzelleştirmek için, öğrencileri ve bayrama gelen köyün ihtiyarlarını ısıtmak için elinden gelen gayreti gösteriyordu. Bu durumun farkında olan Ferit Batarya’nın keyfine diyecek yoktu doğrusu. Akşamdan hazırlamış olduğu günün anlam ve önemiyle ilgili, çizgisiz bir kâğıda yazmış olduğu metni, cebinden çıkartarak şöyle bir kontrol etti. Metne göz atarken bir şey dikkatini çekti. Okul bahçesinin güneye bakan duvarının yanından geçen küçük patika yola, eşeğinin sırtında giren birisini gördü. İyice baktı... baktı... Kan beynine sıçradı... Gördüğü kişi, İmam Ahmet adıyla anılan Alazlı köyünün imamı Ahmet Demircan idi.

Eee... Ne var bunda? Köyün imamı eşeğe binemez miydi yani?

Biner de... İmam- hem de bayram sabahı- oduna mı gidiyor ne?

Ferit Batarya, duvardan tarafa hızlı hızlı yürüyerek eşeklinin önünü kesti:

-Günaydın İmam Ahmet!

-Aleykum selaaam Ferit Hoca.

Ferit Batarya, kaşları çatık devam etti:

-Nereye gidiyorsun?

İmam Ahmet, Ferit Batarya’nın aklından geçenleri okudu, ses tonunu da beğenmedi; ama kaile de almadı. Gayet rahat bir şekilde cevap verdi:

-Oduna gidiyorum Ferit Bey.

Ferit Batarya, arı sokmuş gibi olmuştu. Burnundan soluyarak başladı:

-Ne odunu İmam Ahmet! Ne odunu! Bugün 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı!.. Unuttun mu? Oduna gitmenin sırası mı?

İmam Ahmet, sakinliğine devam etti:

-Ne unutması Ferit Hocam... Ağır misafirim gelecek. Avluda gıymık bile kalmamış. Aha şu yakınlardan bir yük çıralı odun yapıp geleceğim. Şimdi gelirim. Sen hiç merak etme.

Ferit Batarya’nın sinirden gözleri kan çanağına dönmüştü:

-Ya bırak Allahaşkına! Nereye yetişiyorsun? Üstelik çıralı odun arayacaksın!

İmam Ahmet, Ferit Batarya’nın son sözlerine cevap vermedi. Vakit kaybetmek istemiyor gibiydi. Tam da 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nda ağır misafiri gelecekmiş ya! Eşeğine deh diyerek ormana daldı.

Bir müddet imamın arkasında öfkeli gözlerle bakan Ferit Batarya, morali bozuk bir şekilde öğrencilerinin yanına döndü. Köyün imamının bayram sabahı oduna gitmesine çok sinirlenmişti. Bunu, kendisine ve bayrama karşı yapılmış kasıtlı bir hareket olarak görüyordu.

Sabahleyin evden, ailesiyle birlikte neşeli bir şekilde çıkan Ferit Batarya, bir türlü kendisini toparlayamadı. Asık bir suratla bayram törenini başlattı. Tipik bir dağ köyü ilkokulunda çalışmasına rağmen, yetkililerin senede bir hatta iki senede en fazla bir defa gelip teftiş etmelerine karşın; büyük bir sorumluluk örneği göstererek her bir şeyin eksiksiz olması için elinden gelen gayreti gösteriyordu. Saygı duruşunda bulunuldu. İstiklal Marşı ve Andımız coşkulu bir şekilde söylendi. İstiklal Marşı okunurken; okulun bahçesinde, sınıflardan çıkarılan sıralara oturmuş olan yaşlı- genç, kadın- erkek bütün köylüler ayağa kalkarak coşkulu bir şekilde- öğrencilere- katıldılar. Bütün köylülerin bu samimi ve coşkulu katılımı bile Ferit Batarya’yı yumuşatmaya yetmedi. Köylülerin yediden yetmişe bayrama katılmasını, ilgi göstermesini- İmam Ahmet’in oduna gitmesi yüzünden- yeterli bulmamıştı Ferit Batarya.

Günün anlam ve önemiyle ilgili konuşmasını yapmak için, akşamdan- özenerek- yazmış olduğu metni cebinden sinirli bir şekilde çıkardı. Önce öğrencilerini; sonra, karşısında oturarak, okul bahçesinin taş duvarına yaslanarak kendisini dinlemeye hazırlanan köylüleri başıyla selamladı. Daha sonra, kalabalığa doğru şöyle bir- birisini arar gibi- baktı baktı... Devam etti:

-Sevgili öğrenciler!.. Değerli Alazlı köyü halkı!

Bugün burada 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nın 24. yılını kutlamak üzere toplanmış bulunuyoruz. Bu yüce bayram hepinize kutlu olsun!..

Çatık kaşlarla, asık bir suratla yapılan bu giriş aslında fena değildi. Hele bu girişten sonra, öğrencilerinin ve köylülerin alkışı müthişti. Ama, bu alkış tufanı bile, Ferit Batarya’yı yumuşatmaya yetmedi. Bir türlü kendisini toparlayamıyordu. Gök gürültüsünü andıran bir ses tonuyla, çakır gözlerinden ateş çıkartarak- elindeki metne bakmadan- doğaçlama devam etti:

-Biz bu cumhuriyeti yolda bulmadık değerli Alazlı köylüleri! Biz bu cumhuriyeti yolda bulmadık! Bakınız, benim öğrencilerimin yarısı kız... Ama, hepsi de okuma yazma biliyor... Okuyup doktor, öğretmen, mühendis olacaklar... Köyün kadınlarından, hele hele yaşlılardan okuma- yazma bilen var mı? Yok!.. Neden? Okula gitmediler de ondan. Kendi kız çocuklarını diri diri toprağa gömenler; bizim kız çocuklarımızın da okumasına engel oldular!..

Ferit Batarya; öfkeli ve sitem dolu bir ifadeyle, cephede askerlerine taarruz emrini veren bir komutanın çığlıklarını andıran bir ses tonuyla konuşuyordu. Okulun bahçesine sel gelmişti sanki. İmam Ahmet’e kızdığı için İslam öncesi cahiliye döneminde yaşayan Arapları eleştirerek başlamıştı konuşmasına. Okul bahçesi bir anda sessizliğe büründü. Yaprak kımıldamayı bıraktı desek yeridir. Kurşun atar gibi devam etti Ferit Batarya:

-Değerli Alazlılar!.. Biz bu cumhuriyeti yolda bulmadık!.. İşte o Arapları hâlâ krallar yönetiyor... Bırakınız Afrika’yı, Asya’nın hiçbir ülkesinde bile demokrasi yok... Çok partili düzen yok... Yunanistan’a demokrasinin beşiği diyorlar!.. Daha düne kadar başlarında kral vardı be!.. Demokrasinin beşiğiymiş!.. Pöf!.. Arkadaşlar; demokrasinin beşiği de bizde... Cumhuriyetim beşiği de bizde... İngiltere bir, Fransa iki, Almanya üç... Yahu dünyada adam gibi yönetilen üç beş ülke var... Bir tanesi biziz be!.. Kim kurdu bu muhteşem düzeni? Ulu Atatürk!.. Biz bu cumhuriyeti yolda bulmadık değerli Alazlılar biz bu cumhuriyeti yolda bulmadık!..

Hızını alamadı Ferit Batarya:

-Din de bizde, Müslümanlık da bizde, insanlık da bizde! Kim sağladı bunu? Yüce Atatürk!..

Bu arada Ferit Batarya, ceketini sinirli bir şekilde çıkartarak hemen yanı başında bulunan ahlat ağacının budağına astı. Ter içinde kalmıştı. Saçı- başı dağılmıştı. Hâlâ sinirli, hâlâ üzgün, hâlâ yüzü gülmüyordu. Okul bahçesinde, yani bayram alanında çıt çıkmadığı gibi; koskoca köyün içinde hayvan sesi bile duyulmuyordu. Manda dangırdamasından, eşek anırmasından, köpek havlamasından, tavuk gıdaklamasından, kuzu melemesinden geçilmeyen Alazlı köyü, büyük bir sessizliğe bürünmüş gibiydi. Göçmen kuşlardan bile bir ses yoktu. Büyük bir gürültüyle köyün üzerinden geçen; geçerken de “Haydi eyvallah! İlkbahara görüşürüüüz!” der gibi sesler çıkaran turnalar, kazlar dahi ortalıkta gözükmüyorlardı. Ne oluyor lan burada der gibi, iki çoban köpeğinin ön ayaklarıyla taş duvara tutunup, koca kafalarını uzatarak, şaşkın gözlerle okulun bahçesindeki kalabalığa bakıp bakıp, şöyle bir haf demeleri bile kimsenin dikkatini çekmedi. Ferit Batarya, ağlamaklı bir ses tonuyla devam etti:

-Değerli Alazlı köyü halkı! Biz bu cumhuriyeti yolda bulmadık! Adam gibi yönetilmemiz için, insan gibi yaşamamız için Ulu Atatürk bu çağdaş yönetim şeklini bize armağan etti. Cumhuriyeti korumak, kollamak ve yaşatmak hepimizin görevidir. Eğer bu emaneti koruyamazsak, kollayamazsak krallarla, imparatorlarla ve diktatörlerle yönetilen toplumlara döneriz. Aklımızı başımıza alalım. Ne ekersek onu biçeriz. Bindiğimiz dalı kesmeyelim. Biz bu cumhuriyeti yolda bulmadık arkadaşlar! Biz bu cumhuriyeti yolda bulmadık!..

Eyvah! Ok yaydan çıktı!

-Yahu, kaç devlet işgal etti bizim yurdumuzu biliyor musunuz? Doğuda Ermeniler... Batıda Yunanlılar... Güneyde İngilizler, Fransızlar ve İtalyanlar... Bu hınzır Ermeniler var ya bu nankör Ermeniler; güneyde Fransızlara, doğuda Ruslara yataklık ettiler... Ya şu Araplara ne demeli... Bin yıldır, tavuğun civcivlerini koruması gibi kol kanat gerdiğimiz, üzerlerine titrediğimiz Araplara ne demeli... Bir litre petrol için- İngilizlerle bir olup- bizi arkadan vurdular... İçimizdeki diğer azınlıkları, haydutları, eşkıyaları saymıyorum bile. Biz bu cumhuriyeti yolda bulmadık arkadaşlar! Biz bu cumhuriyeti yolda bulmadık! Hep birlikte üzerimize mal bulmuş mağrip gibi saldırdılar... Ulu Önder Mustafa Kemal Ankara’ya geldiği zaman doğru dürüst ordumuz bile yoktu. Düşünebiliyor musunuz? Bu kadar kalabalık bir düşmanla savaşacak ordumuz bile yoktu. Allah razı olsun Topal Osman’dan, İpsiz Recep’ten, Yörük Ali’den... Yeni ordumuz kurulana kadar, bu adsız kahramanlar Mustafa Kemal’e nefes aldırdılar.

Ferit Batarya, elindeki metni çoktan bıraktığı için doğaçlama konuşuyordu. Gözleri çakmak çakmak, kaşları çatık, yüzü alabildiğine asıktı. Kan- ter içinde kalmıştı. Su istedi. Uzatılan bir tas ayranı bir solukta içti. Bıyıklarına bulaşan ayran bulaşığı umurunda bile değildi. Kravatını iyice gevşetti. Hatta tamamen çıkararak, ahlat ağacının dalında asılı duran ceketinin üzerine- öfkeli bir şekilde- fırlattı. Gömleğinin ilk düğmesini koparırcasına açtı. Kaldığı yerden devam etti:

-Değerli Alazlı köylüleri!.. Biz bu cumhuriyeti yolda bulmadık!..

Ferit Batarya, İmam Ahmet’e çok kızdığı için, “Biz bu cumhuriyeti yolda bulmadık” cümlesini söylemeden söze başlayamıyordu. Neyse, araya girmeyelim:

-Arkadaşlar!.. Doğuda Ermenileri, Rusları; güneyde Fransızları, İtalyanları hallaç pamuğu gibi attıktan sonra, sıra geldi Yunanlılara... Askerimiz azdı... Silahımız yok gibiydi... Yahu, silahı bırak; askerimizin potini bile yoktu potini!.. Ama, yüreği vardı askerimizin imanı vardı... Başlarında Mustafa Kemal vardı be Mustafa Kemal vardı!.. Daha 1. İnönü Savaşı başlar başlamaz darmadağın ettik Yunanlıları... Ne olduklarını anlayamadılar bile. Çil yavrusu gibi dağıldılar... Bunlar bu işi beceremeyecek galiba diyerek İngilizler devreye girdi. Londra Konferansı’na davet ettiler bizi. Savaşta yenemediler ya masa başında yenmeye çalışacaklardı. Ama, Mustafa Kemal Paşa tuzağa düşer mi? Düşmedi tabii. Biz bu cumhuriyeti yolda bulmadık arkadaşlar biz bu cumhuriyeti yolda bulmadık!.. 2. İnönü Savaşı’nda da boylarının ölçüsünü alınca kudurdu Yunanlılar... Bütün gücüyle saldırdılar... Arkadaşlar bizi kimse desteklemiyordu. Ama, Yunanlıları bütün Avrupa destekliyordu. Para, silah, top, uçak; yiyecek, içecek... Her türlü yardımı yağdırıyorlardı Yunan’a. Yahu destekleseniz ne olacak be! Siz bizim kim olduğumuzu unuttunuz mu be? Atilla, Avrupa’nın göbeğinde, Roma sokaklarında bas bas bağırmıştı!.. Dedelerinizden duymadınız mıydı? Ne çabuk unuttunuz! Siz kiminle savaştığınızı nasıl unutursunuz! Hey şaşkınlar hey! Dünyanın ilk düzenli ordusunu kim kurdu kim? Bu muhteşem orduyu onluk sayı sistemine göre düzenleyen Ulu Hakan Mete’nin kim olduğunu bilmiyor musunuz be? Dedelerinin izinden giden Mustafa Kemal’in ordusuna kafa tutmak haddinize mi?

Bu onluk sayı sistemine girdikten sonra durakladı Ferit Batarya. Koşarak bir tas ayran getiren öğrencisini azarlayarak su getirmesini söyledi. Belli ki ayran hararetini kesmiyordu. Gelen buz gibi pınar suyunu da bir dikişte içti. Soluk soluğa kalmıştı. Buz gibi su da kendine getirememişti. Günün anlam ve öneminden uzaklaştığının farkında bile değildi. Bıyıklarını sol elinin tersiyle silerek devam etti:

-Değerli Alazlı köyü halkı! Biz bu cumhuriyeti yolda bulmadık!.. Sakarya Savaşı, dünyanın en önemli birkaç meydan savaşından birisidir. Tam tamına yirmi iki gün, yirmi iki gece sürdü... Oluk gibi kanımız aktı... Liselerimiz dört yıl mezun vermedi... Bu ne demek? Savaşa giden on dört, on beş yaşındaki liseli öğrencilerimiz geri dönmediler demek!.. Daha bıyıkları bile terlemeden şehit oldular demek!.. Kırk beş kilogramı geçen çocuklarımız dahi savaşa katıldılar! On üç yaşında; ama gürbüz olduğu için elli kilogram geliyor... Sen de geç diyerek sokakta oyun oynayan gürbüz çocuklarımızı bile askere aldılar! Mecbur kalmasak ağızları süt kokan çocuklarımızı cepheye gönderir miydik? Dünyanın hiçbir ülkesinde “On Beşliler Gidiyor” türküsü gibi bir beste yoktur. Ama, bizim böyle bir türkümüz var! Çanakkale Savaşı’na, Sakarya Savaşı’na gidip de geri dönmeyen on beş yaşındaki- daha çocuk sayılan- gençlerimiz için yüreği yanık anaların, pınarları kurutan sevdaların yakmış olduğu bu türküler...

Sözünü tamamlayamadı Ferit Batarya. Hazır ol vaziyette durarak kendisini çıt bile çıkarmadan dinleyen sevgili öğrencilerine ve köylülere baktı baktı... Daha fazla kendisini tutamayarak birden ağlamaya başladı... Babasının ağladığını gören iki yaşındaki oğlu Bekir de korkarak- içini çeke çeke- ağlamaya başladı. Küçük Bekir’i kucağına alarak teskin etmeye çalışan annesi, Ferit Bey’e de mendilini uzattı. Eşinin uzattığı mendili alan Ferit Batarya, yüzünü- gözünü silmeden yaşlı gözlerle devam etti:

-Biz bu cumhuriyeti yolda bulmadık sevgili Alazlılar, biz bu cumhuriyeti yolda bulmadık! İçimizdeki hainler, dışımızdaki düşmanlarımız; bütün dünya, Sakarya Savaşı’nda yenilmemizi- ellerini ovuşturarak- beklediler. Ama yenilmedik. Avuçlarını yaladılar. Sakarya Savaşı’nda çözülen Yunan’a karşı saldırıya geçtik. Yunan ordusu kuyruğunu kıçının arasına sokarak kaçmaya başladı. Biz kovalıyorduk onlar kaçıyordu. Biz kovalıyorduk onlar kaçıyordu. Yakaladığımız yerde tepelerine çöküyorduk: Yer misin yemez misin? Yer misin yemez misin? Yakaladığımız yerde başlarını eziyorduk: Yer misin yemez misin? Yer misin yemez misin? Peşlerini hiç bırakmadık. Onlar kaçtı biz kovaladık. Onlar kaçtı biz kovaladık. En sonunda a...na koyduk!.. Düşmanı denize döktük!..

Son sözlerini büyük bir hırsla söyleyen Ferit öğretmenin sıkılmış sağ yumruğu hâlâ havadaydı. Saçı- başı harmandan çıkmış gibi darmadağın idi. Yaşlı gözlerinden ateş çıkıyordu. Konuşmasının başlarında gömleğinin kopan ilk düğmesinden başka ikinci ve üçüncü düğmeler de yoktu. Yani, bağrı da tamamen açıktı Ferit Batarya’nın. Gömleğinin, pantolonunun içinde kalan sol kısmı da nasıl olduysa dışarı çıkmış rüzgârda sallanıyordu. Velhasıl, Ferit öğretmenin görünüşü savaştan çıkmış bir askeri andırıyordu.

Ha! Konuşmasının son bölümünde ettiği küfrün ne kendisi farkındaydı, ne öğrencileri farkındaydı; ne de köylüler... Arada kaynadı gitti.

Peki, bu arada öğrencilerin, köylülerin durumu nasıldı? Nasıl olacak... Okulun bahçesini bırak, köyde bile çıt çıkmıyordu. Karşıdaki dumanlı dağlar bile- arka sıralara oturarak öğretmenlerini can kulağıyla dinleyen uslu, iri kıyım öğrenciler gibi- sessizce duruyorlardı.

Sessizliği Muhtar Rüstem bozdu:

-Bravo Hocam!.. Nur ol!.. Ağzına sağlık Ferit Bey!..

Ayağa kalkarak, Ferit Batarya’yı alkışlayan Muhtar Rüstem Çakır’a başta İhtiyar Heyeti olmak üzere bütün Alazlı köyü halkı coşkulu alkışlarıyla eşlik ettiler. Öğrenciler, ellerindeki bayrakları sallayarak öğretmenleri Ferit Batarya’yı çılgınca alkışlıyorlardı. Ama, Ferit Batarya hâlâ aynı yerde dikiliyor... Üzerine- başına çeki- düzen vermeden hâlâ aynı perişan görünümüyle, gözlerini sabit bir noktaya dikmiş vaziyette, bir noktaya bakıyordu. Ferit Bey, kime bakıyordu? O noktada kim vardı? Kime bakacak, Muhtar Rüstem’in sağ yanında duran, ayağa kalkarak herkes gibi kendisini çılgınca alkışlayan İmam Ahmet’e bakıyordu.

Ferit Batarya’nın donuk bakışlarını beğenmedi Muhtar Rüstem. Bu kadar alkışa rağmen, bu kadar coşkuya karşın Ferit Bey, hâlâ gülmüyor, konuşmuyor, kendisini bir türlü toparlayamıyor; durmadan, ürkütücü bakışlarla İmam Ahmet’i süzüyordu. Bu bakışlar, ister istemez önce Ferit Batarya’nın eşinde, sonra köylülerde bir panik havasının esmesine neden oldu. Ferit Batarya’nın hâlâ kendisine gelememesi gerçekten tedirgin ediciydi. Muhtar Rüstem, sorunu kestirmeden halletmek istedi:

-Bi yayuk su getürün lan!

Gençlerden biri fırlayarak, en yakın evden aldığı yayığı köyün meydanındaki oluktan doldurarak getirdi. Bu arada Muhtar Rüstem ve İmam Ahmet koşarak Ferit Batarya’nın yanına gelmişlerdi bile. Ferit Bey, hâlâ kendinde değildi. Muhtar, kucağında yayığı tutan gence başıyla bir işaret yaptı. Genç, buz gibi bir yayık suyu Ferit Batarya’nın başından aşağıya döktü. Kendisine gelir gibi olan Ferit öğretmeni okul bahçesindeki meşe ağacının altına getirerek, bir koşu evlerin birinden getirilen kilimin üzerine yatırdılar. Ferit Batarya’nın başını kucağına alan İmam Ahmet, cebinden çıkardığı büyük mendiliyle Ferit öğretmenin yüzünü- gözünü silerken, durmadan kendisini teselli etmeye çalışıyordu:

-Yahu Ferit Bey, insan bu kadar sinirlenir mi? Hiç sağlığını düşünmüyor musun? Yendik işte! Denize döktük işte! Tamam...

Azcık kendine gelir gibi olan Ferit Batarya, yüzünü- gözünü silmekte olan İmam Ahmet’in elini itti. Tansiyonu, henüz yirmilerin altına dahi inmemesine rağmen, sakinleşmek için birazcık çaba göstereceğine; hâlâ burnundan soluyordu:

-Bayrama neden gelmedin İmam Ahmet?

Artık İmam Ahmet’in de sabrı tükenmişti:

-Kim demiş gelmedim diye? Aha sor!.. Sen okuyacağın metni cebinden çıkarmaya çalışırken; ben, Muhtar Rüstem’in yanındaki sıraya çökmüştüm bile!.. Yalan mı Muhtar?

Gerçekten de Ferit Bey, günün anlam ve önemiyle ilgili konuşmasını yapmak için cebinden çıkardığı metni okumaya hazırlanırken; İmam Ahmet, Muhtar Rüstem’in sağ yanındaki yerini almıştı bile. Ferit Bey, bir şey arar gibi köylüleri süzerken İmam Ahmet oradaydı. Ama, Ferit Bey o kadar sinirli, o kadar üzgün; o kadar stresliydi ki İmam Ahmet’i- baktığı halde- görememişti.

Bu gerçeğin ortaya çıkmasına rağmen Ferit Batarya’yı teskin etmek- hâlâ- mümkün değildi:

-Biz bu cumhuriyeti yolda bulmadık İmam Ahmet! Biz bu cumhuriyeti yolda bulmadık!

İmam Ahmet’in tepesi attı:

-Eee!.. Yeter be!.. Ferit Bey!.. Ferit Bey!.. Kendine gel!.. Şair Mehmet Akif Ersoy, Kastamonu’ya gelip de halkı düşmanlarımıza karşı örgütlerken... Kuvayı Milliye’nin amacını ve önemini sezdirmeye çalışırken... Kurtuluş Savaşı’nın önemine dikkat çekerken; Mustafa Kemal’in peşindeyiz, diye bas bas bağırıyordu... Babam beni, Mehmet Akif Ersoy’u dinlesin diye; Boyabat’ta bindiği atının terkisinde götürmüştü taa Kastamonu’ya kadar... Daha on yaşımda bile yokmuşum... Mehmet Akif Ersoy’u Nasrullah Camii’nde hutbe dibinde dinledim ben!.. Bütün camii ağlıyordu!... Babam ağlıyordu!..

Dört bir yanı düşman işgali altında kalmış, ateşler içindeki memleketimizin içinde bulunduğu durumu hatırlayan, Şair Mehmet Akif Ersoy’un hutbeden yaptığı o coşkulu konuşmalarını anımsayan, Nasrullah Camii’ndeki ilahi havayı tekrar hisseden İmam Ahmet’in de gözleri dolmaya başlamıştı:

Muhtar Rüstem bu işi de kökünden halletmek istedi:

-Bi yayuk su getürün lan!

Az önceki suyu getiren genç fırlayarak bir yayık su daha getirdi. Muhtar Rüstem’in şapkasını sola devirerek onay vermesi üzerine; bir yayık suyu İmam Ahmet’in başından aşağıya döktü.

İmam Ahmet, hiçbir şey olmamış gibi devam etti:

-Azizim Ferit Hoca, bir sorsana... Sabah sabah bu çıralı odun da nereden çıktı diye bir sorsana... Ben sana ağır misafirim gelecek demedim mi? Anlasana... Bugün Boyabat’tan kaynanam geliyor. Bizim hanım, annesine çok düşkün... Kebap çevirelim diye tutturdu... Biliyorsun, bende de birazcık kılıbıklık vardır... Velhasıl hayır diyemedim. Evde de kıymık bile kalmamış. Aha şurada, taa yazın oduna gittiğim zaman çıralı iki kütük saklamıştım ormana. Eğer alan olmadıysa bir bakayım dedim. Hazırdı yani. Allah’tan kimse dokunmamış. Hemencecik eşeğe yükleyerek, getirip avluya yıktım. Eşeği bile bir yere bağlamadan, semerini dahi çıkarmadan, çayıra saldıktan sonra koşarak geldim okulun bahçesine. Sen, beni görmedin mi?

Muhtar Rüstem de sinirlenmeye başlamıştı. İmam Ahmet’in hutbede yaptığı uzun konuşmalar aklına gelince; lafın kolay kolay bitmeyeceğini tahmin ettiği için bu sorunu da kendi yöntemiyle halletmek istedi. Belindeki sarı kundak on dörtlü tabancasını çıkararak havaya birkaç el ateş etti. Sonra, okulun bahçe duvarına yaslanarak bekleyen davulculara döndü:

-Çalın lan!

Muhtar Rüstem, İmam Ahmet ve Ferit Hoca karşılıklı göbek atarlarken; bütün öğrenciler ve köylüler de kendilerine tempo tutuyorlardı.

Bu sırada, bir saat evvel okulun arka bahçesindeki taş duvara ön ayaklarını koyarak, başlarını uzatarak ne oluyor lan burada, der gibi bakıp bakıp şöyle bir haf dedikten sonra giden o iki çoban köpeği, tekrar aynı yere gelerek, aynı şekilde okulun bahçesine dik dik baktılar. Nelerin olup bittiğini anlamasalar da her şeyin yolunda gittiğine kanaat getirdikleri için, kuyruklarını sallayarak, bu sefer uzun uzun havlayarak okul bahçesindeki güzel ortama eşlik ettiler.

Tarih:08 06 2017 21:22(554) Facebook'ta Paylaş

Boytek Boyabat Kız Öğrenci Yurdu

Yorumcuların dikkatine! Yasal Uyarı!

  1. Yorumlarınızı anlaşılır bir dille ve dilbilgisi kurallarına uygun olarak özenle yazınız. BÜYÜK HARF kullanmayınız. Tekrar okuyarak yanlışlarınızı düzeltiniz.
  2. Anlaşılmaz kısaltmalar yapmayınız.
  3. Lütfen yorumlarınızda terbiye dışı sözler kullanmayınız.
  4. Yazılan yorumların sorumluluğu yazarına aittir. Sonradan pişman olunacak hukuki sorunlarla karşılaşmamak için kişi veya kurumlara yöneltilmiş olan eleştirileriniz hakarete varmasın.
  5. Yorumlar denetlendikten sonra yayına verilecektir.
  6. Yazılarımızda yanlış ya da kusurlu bir konu bulunursa bunu lütfen bize bildiriniz.

Yukarıdaki Sözleşmeyi/Uyarıları kabul ediyorum.
'Evet' Yazın:
İsim:
E-mail: (isteğe bağlı)

| Beni Unut

Academic House Kız Öğrenci Yurtları (www.kizyurdum.com)


Kimler Neleri Tartışıyor


Pirinçle meşhur olduk! Sıra domateste...


Boyabat İlave Revize İmar Değişikliği ile İlgili İddialarım Soyutmuş


Baba şehit, dede şehit, torun gazi…


Sinop Belediyesinin çok masum olduğu anlamına gelmez.....


Atatürk ve İlkelerini Unutturmayacağız


CHP Grup Başkan Vekili Engin Altay ve CHP Sinop İl Başkanı…


İstiklal Marşı okunurken dik durulur, konuşulmaz, saygı duyulurdu


Toplumların gelişmişliği..


Boyabat'tan Kış Manzaraları


Bazı Haramlar -1


Ağla memleketim!


Boyabat Çemberinin Köyden Kente Göçü


Boyabat Gazetesi 12. Yaşında


Öküze Gâh Dedim


Canım babam benim... Çok özledim çook.


Boyabat'ı Hiç Böyle Gördünüz mü?


Ramazan ayı, sigaradan kurtulup özgürlüğe kavuşmak için fırsat


Geçim öncelikli eylem planı


2010 Anayasa Değişikliği Halk Oylaması Sonuçları (12 Eylül 2010)


Ortaya Karışık


Eyvah ! Stres mi ?


Bellaforonte'nin Kenti TLOS


Sallım Çorba


Anlayamadıklarım


KÜNYE




Yazı ve Haberleriniz İçin:
boyabatgazetesi@boyabatgazetesi.com
haber@boyabatgazetesi.com
adreslerine E-posta gönderebilirsiniz




Agustos ayı ziyaretci sayısı:685329
DtGaNi


* ANASAYFA *