E-posta: boyabatgazetesi@boyabatgazetesi.com
Boytek Boyabat Kız Öğrenci Yurdu

Kan Davası

1964- 1965 Eğitim- Öğretim Yılı’nda Boyabat’ın Aşağıakpınar Köyü İlkokulu’na tayin olan Özcan Tekin’in ilk işi –uzaktan da olsa- hemen çevre incelemesine başlamak oldu: Dağ köyü mü? Ova köyü mü? Yakacak sorunu var mı? Bitki örtüsü nasıl? Köylünün geçim kaynakları neler? Hayvancılık yapılıyor mu? Besicilik mi sütçülük mü yapılıyor? Köyün bitki örtüsü ve coğrafi yapısı hangi hayvan türlerinin yaşamasına uygun? Sulu tarım yapılıyor mu? Yapılıyorsa; derelerden, ırmaklardan mı faydalanıyorlar; yoksa kuyu mu açmışlar? Akarsuların debisi yaz mevsiminin ortasında nasıl? Sel taşkınları oluyor mu? Heyelanlı bölgeler var mı? Köyün içme suyu nereden sağlanıyor? İçme suyunun sertlik derecesi nasıl? Sudaki kireç oranı fazla mı? Öğrenci tuvaletleri okul bahçesinde mi? Bu tuvaletlerin suyu var mı? Komşu köyler hangileri? Bu köyler Aşağıakpınar köyüne uzak mı yakın mı? Komşu köylerin Aşağıakpınar köyünden farkı var mı? Varsa bu farklar neler? Komşu köy ilkokullarında çalışan öğretmenler kimler? Bu öğretmenler yerli mi yabancı mı? Evli mi bekâr mı?

Velhasıl, daha köye gitmeden, ilk görev yeri olan Aşağıakpınar köyünün inciğini cinciğini çıkaran Özcan Tekin’in çevre incelemesine bu kadar önem vermesinin tek nedeni şuydu: Eğitim- öğretimde başarıyı yakalamak. Okuldaki hocalarının ve okumuş olduğu- eğitim bilimiyle ilgili- kitapların çevre incelemesine verdikleri önem Özcan Tekin’i çok derinden etkilemişti. Eğitim bilimcilerine göre; köyün sosyo- ekonomik durumunu iyi saptamak; folklorunu, kültürünü; yiyeceklerini, içeceklerini ve giyeceklerini iyi öğrenerek eğitim ve öğretimle ilgili planlarını ona göre yapmak başarıya giden tek yoldu. Eee.. Özcan Tekin’in de amacı neydi? Başarıya giden yolu erkenden bulmak ve o yolda emin adımlarla yürümek.

Henüz okullar açılmadan bir ay evvel Aşağı Akpınar köyüne giderek öğretmen lojmanına yerleşen Özcan Tekin, çevre incelemesi işini de iyice derinleştirdi. Dağda- taşta, bağda- bahçede, tarlada- tevekte okullar açılana kadar dolaştı durdu. Gözlem yaptı, inceledi... Yediden yetmişe karşılaştığı bütün köylülere bıkmadan usanmadan sorular sordu. Aldığı cevapların kimisi tatmin etti, kimisi etmedi. Yanına kendi yaşlarında genç arkadaşlar bularak komşu köylere de gitmeyi ihmal etmedi Özcan öğretmen. Kendisi gibi okullar açılmamasına rağmen erkenden köylerine gelen öğretmen arkadaşlarıyla tanıştı; henüz gelemeyen meslektaşlarını araştırdı: Yerliler mi yabancılar mı? Evliler mi bekârlar mı? Bay mı bayan mı? Her zaman böyle geç mi gelirler?

Komşu köyleri gezerken en çok Uluköy’den etkilendi öğretmenimiz. Bu köy neden merkezi bir köy konumunda? Pazar niçin bu köyde kuruluyor? Kendi köyünde hatta bütün çevre köylerde cami olmasına karşın köylüler Cuma namazını kılmak için neden Uluköye gidiyorlar?

Daha neler neler... Özcan öğretmenin incelemesi biter mi?

Aşağıakpınar köyünün halkı Özcan öğretmeni çok sevmesine rağmen, yadırgayanlar da az değildi hani:

“Yahu bu da çok toymuş baa!”

“Bizim köy ilk görev yeri galiba.”

“Yeni mezunmuş lan!”

“Lan bu öğretmen de bek ufak- tefek yahu!”

“Vallayi bizim bebekle dakmazla bunu!”

Köylünün kendisi hakkındaki görüşlerinin hemen hemen hepsinden haberdar olan Özcan Tekin, topladığı bütün verileri değerlendirerek 1964- 1965 Eğitim- Öğretim Yılı’nda Aşağıakpınar Köyü İlkokulu’ndaki görevine fırtına gibi başladı.

Peki, Özcan öğretmen çevre incelemesiyle ilgili çalışmalarını bitirebildi miydi? Tamamlayabildi miydi?

Ne tamamlaması!.. Dipsiz bir kuyuya daldı Özcan öğretmen dipsiz bir kuyuya daldı!... Hem de hiç düşünmeden... Balıklama!..

Özcan Tekin, öyle bir işe girişti ki... Dünyanın en ünlü dedektifleri, polis şefleri; hâkim ve savcıları bile onun kadar yorulmuş, onun kadar üzülmemiş, onun kadar stres yaşamamışlardır belki de.

Neymiş efendim: Saygıda ve sevgide kusur etmemek için yoğun bir çaba göstermesine karşın; bu Pala Ömer kendisine neden soğuk davranıyormuş? Kısa zamanda arkadaş oldukları; yedileri- içtikleri ayrı gitmeyen, ailesi Ankara’da oturan, kendisi de Ankara’da bir lisede okuyan Ahmet Kuru; okullar açılalı bir ay olmasına rağmen neden hâlâ Ankara’ya dönüp okuluna başlamıyormuş?

İyi gözlem yaparak, incelemesini doğru yolda derinleştirerek; konuştuğu köylülerin altından girip üstünden çıkarak, kafasındaki soruların cevabını bulmakta gecikmedi Özcan öğretmen.

Köylüler Özcan Tekin’in gençlerle fazla muhatap olmasını, sıkı fıkı olmasını yadırgıyorlardı ama işte o kadar... Gençliğine vererek bu işin üzerinde fazla durmuyorlardı bile. Ama, Pala Ömer’in öğretmenimize olan hor görüsünün nedeni farklıydı. Pala Ömer, Özcan öğretmenin gençlerle fazla muhatap olmasına değil; Ahmet Kuru ve arkadaşlarıyla çok samimi olmasına bozuluyordu.

Neden?

Ahmet Kuru’nun ailesi ile Pala Ömer’in ailesi arasında kan davası vardı... Büyük bir husumet vardı... En son Pala Ömer, Ahmet Kuru’nun ailesinden bir kişiyi tabancayla vurarak öldürmüştü... Henüz on yedi yaşında bile olmayan Ahmet, ailesi tarafından okulu bıraktırılarak Ankara’dan, Pala Ömer’i vurması için görevlendirilerek köye gönderilmişti.

Olayın iç yüzünü- en ince ayrıntısına kadar- öğrenen Özcan öğretmen; gençlerle arasına mesafe koyacağına, dikkatli olmak için yoğun bir çaba göstereceğine Ahmet Kuru ve arkadaşlarıyla daha bir yakınlaşmaya başladı!.. Öyle ki eğer bu akşam öğretmen lojmanında buluşmuşlarsa, yarın akşam gençlerden birisinin evindeydiler.

Bu durumu; burnundan soluyarak, durmadan bıyıklarını burarak uzaktan gözlemleyen Pala Ömer köpürüyordu!

Henüz yirmi yaşında bile olmayan Özcan öğretmenin tek bir amacı vardı: Ahmet Kuru’yu kurtarmak. Her şeyi bildiği halde, hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi bıkıp- usanmadan şu telkinlerde bulunuyordu Ahmet’e: “Okuluna dön... Okulunu bitir... Hiçbir şey okuldan daha önemli değildir... Sakın bir delilik yapma... Sonra çok pişman olursun...”

Gerçi; Ahmet, Ankara’dan kan davası için falan geldiğini söylemeyi bırak, bu konuda dışarıya su bile sızdırmıyordu... Yani, ser verip sır vermiyordu... Bu tür konulara girmediği gibi, Özcan öğretmenin girmesine de asla müsaade etmiyordu. Ama, idealist öğretmenimiz her şeyi en ince ayrıntısına kadar biliyordu. Bu konuda bir şeyler yapabilmek için de çırpınıp duruyordu. Öyle ki Ahmet Kuru ve arkadaşlarıyla samimiyeti biraz daha ilerletebilmek için hiçbir fırsatı kaçırmıyordu. Mesela, futbolu hiç sevmediği halde, futbolla hiç ilgilenmemesine rağmen; sırf Ahmet’e biraz daha yakın olabilmek için futbolla ilgilenmeye, futbolla yatıp- kalkmaya da başladı. Yok Fener’in hakkı yendiydi, yok Galatasaray’ın penaltısı verilmeliydi falan filan... Her hafta radyodan dinlemiş oldukları futbol maçlarında yapılan hakem hatalarını- görmedikleri halde- sabahlara kadar tartışan gençlere zor da olsa ayak uydurmaya çalışıyordu. Köyün düzlüğünde yapılan futbol maçlarının en büyük takipçisi olup çıkıverdi. Aybaşlarında maaşını almak için Boyabat’a gittiği zaman ilk işi futbol topu almak oluyordu. Kendisine de- belki de – hayatında ilk defa futbol ayakkabısı almıştı. Çivili futbol ayakkabılarıyla köyün düzlüğüne doğru taşlı yollarda takur- tukur yürürken- futbolu sevmediğini bilen okuldaki hocaları ve arkadaşları gözünün önüne geliyor- gülmemek için kendisini zor tutuyordu. Kısıtlı yeteneğine rağmen bu futbol işine balıklama dalmasına; komşu köylerle maç yapalım, baharda köyler arası futbol turnuvası düzenleyelim diye büyük bir heyecan duymasına gençler de bir anlam veremeseler de bu durum hoşlarına da gitmiyor değildi hani; ama, bu işe şüphelenenler de yok değildi. Köye geldiği ilk günlerde futbol bir afyondur, toplumları sömürenlerin tuzağıdır diyen bir öğretmene ne oluvermişti birden bire ya!.. Yine bir gün maç sonunda, yorgun- argın düzlükten köye dönerlerken gençler arasında şöyle bir sohbet oldu:

-Valla kardeşim, ver Lefter’e yaz deftere!

-Sinyor Bartu gibi var mı be? İtalya’yı fethetti İtalya’yı!

-Baba Hakkı’yı unutmayalım beyler! Adam gibi adam!..

Bütün gözler Özcan öğretmendeydi. Bakalım ne diyecek diye kendisine sabırsızlıkla bakan gençleri daha fazla bekletmedi öğretmenimiz:

-Beyler!.. Top geçer adam geçmez!.. Metin Oktay derim, Metin Oktay söylerim!..

Ahmet Kuru, şüphelenmekte haklıymışım der gibi sert sert baktı Özcan öğretmenin gözlerinin içine. Öfkeli bir ses tonuyla karşılık verdi:

-Hocam!.. Sen ne diyorsun be!.. Metin Oktay, libero değil ki!.. Neyin topu geçecek de adam geçmeyecek!.. Adam santrafor santrafor!.. Golcü!.. Dokuz numara!..

Baltayı taşa vurduğuna inanan Özcan Bey; daha fazla zor durumda kalmamak için, kırdığı potu düzeltmeye çalışmadı; önüne bakarak susmak zorunda kaldı. Susması işe yaradı, tam da köye girilirken konu değişti.

Dedektifliğe soyunan Özcan öğretmen, öğrenciyken futbola biraz daha önem vermediğine pişman olmuş gibiydi.

Yine bir gün köyün düzlüğünde futbol maçı yaparlarken, üçüncü sınıfa giden on yaşındaki öğrencisi Faruk Kuru kan- ter içinde nefes nefese kalmış bir vaziyette saha kenarına gelerek Ahmet Kuru’ya seslendi. Faruk, oyunu bırakarak hızlı bir şekilde yanına gelen Ahmet abisinin kulağına heyecanlı heyecanlı bir şeyler fısıldadı. Yeğeninin söyledikleri ile yüzü ciddi bir hal alan Ahmet, oyuna dönerek arkadaşlarından- acil bir işi çıktığını bahane ederek- müsaade istedi. Önce yavaş adımlarla, sonra da hızlı bir şekilde; hatta koşarak köyün içine daldı. Bütün bu olup bitenler Özcan öğretmenin gözünden kaçar mı? Kaçmadı, elinden geldiği kadar gözlemini yaptı; ama, gençliğin verdiği bir heyecanla, iddialı geçen maçı da bırakmak istemedi. Kafasında şimşekler çaksa da maça dönünce kıvılcımlar bile kayboldu gitti. Kısa bir süre sonra da Ahmet’i de, Faruk’u da unuttu gitti.

Maçtan sonra yorgun bir şekilde lojmanına dönen Özcan öğretmenin karnı da çok acıkmıştı. Makarna suyu mu koyayım, yumurta mı haşlayayım diye kısa bir süre tereddüt ettikten sonra, ibre makarna suyundan yana düştü. Gazocağının üzerine, ufak bir tencere de makarna suyunu koyduktan sonra üzerini- başını değiştirmeye; elini- yüzünü yıkamaya başladı. Yüzünü havluyla kuruladıktan sonra, küçük tuvaletini yapmak için tuvalete girdi. Girmesi ile çıkması da bir oldu. Tuvaletin penceresinden gördüğü manzara karşısında şoke olmuştu. Kendisini toparlayarak, tuvaletin kapısını yavaşça açarak, pencereye usulca yaklaşarak tekrar dışarıya baktı. Evet evet... Gördüğü hayal değil gerçekti: Ahmet Kuru, okula yakın bir bölgede, yol kenarındaki büyük ceviz ağacının arkasına saklanmış, elindeki tabancayla birisini bekliyordu. Kimi bekliyordu? Tabii ki Pala Ömer’i. Pala Ömer’de ağır adımlarla Ahmet Kuru’dan tarafa geliyordu. Ortalıklarda da kimsecikler yoktu. Okul ve lojmanın bulunduğu yer biraz yüksekçe bir yerde olduğu için olayın olacağı u şeklindeki araziyi bütün çıplaklığıyla gören Özcan öğretmenin vakti çok azdı. Hemen bir şeyler yapmalıydı. Ama nasıl? Eğer lojman kapısından çıkarsa Ahmet kendisini görebilirdi. O zaman tek bir çare vardı: Lojmanın yatak odasının penceresinden bahçeye atlarsa; kırk metreye yakın bir mesafeyi de yerde sürünerek, karaçalı dikenlerinin bulunduğu araziye ulaşabilirse bu iş tamamdı. Öyle de yaptı. Hiç vakit kaybetmedi. Henüz askere gitmemiş Özcan öğretmenin yerde sürünerek, Ahmet’e görünmeden dikenli bölgeye ulaşmasını komando askerleri görse- kesin- kıskançlıktan çatlayabilirlerdi. Kan- ter içinde dikenliğe varan, elli metre kadar yokuş aşağı olan taşlı araziyi de yıldırım hızıyla alan Özcan öğretmen başarmıştı. Bir anda Pala Ömer’le burun buruna kalan Özcan Bey, nefes nefeseydi. Durumu bir çırpıda Pala Ömer’e anlattı. Kendisine pusu kurulduğunu, geri dönmesini; eve başka yoldan gitmesinin daha iyi olacağını rica etti. Hatta yalvardı.

Pek inanır gibi olmasa da Özcan öğretmene şüpheyle baksa da Pala Ömer, istemeye istemeye geri döndü.

Akşam, öğretmen lojmanında buluşan gençlerin- özellikle Ahmet’in- yüzünden düşen bin parçaydı. Avını kaçırdığı için üzülen Ahmet’i teselli etmek, eski neşesine kavuşturmak; Özcan öğretmene(!) hiçbir şey belli etmek istemeyen gençler de yok değildi hani:

-Ahmet, duydun mu lan? Özcan Bey, az daha gazocağını patlatıyormuş!..

Ahmet’in yerine başka bir genç cevap verdi:

-Deme lan nasıl olmuş?

-Makarna suyu koymuş gazocağının üstüne... Sonra, yorgunluktan uyuyakalınca, tenceredeki su kaynaya kaynaya bitmiş... Ortalığı bir duman, bir koku basmış... Allah’tan rüyasında gördüğü korkunç bir kovboy filminin yüzünden uyanmış da... Gazocağı patlamadan, yangın çıkmadan olaya müdahale etmiş Özcan Bey!..

-Yahu Özcan Bey, bu ayaklar ne böyle yara bere içinde?

Özcan öğretmenin yerine de başka bir genç cevap verdi:

-Lan oğlum!.. Siz bu adamı top işine neden soktunuz? Şu ayaklara bak!.. Savaştan çıkmış gibi!..

-Bisküvi çocuğu ne olacak!..

-Kasaba çocuğu işte!

Çıplak ayaklarıyla lojman penceresinden atlayarak, Ahmet’e görünmemek için taşlık ve dikenli araziyi sürünerek, koşarak geçmesi nedeniyle ayakları yara- bere içinde kalan Özcan öğretmen, bütün bu konuşmaları- kendinden emin bir şekilde- gülümseyerek dinliyordu.

Yakın markajına aldığı Ahmet Kuru’ya yarıyıl tatiline kadar nefes aldırmadı Özcan öğretmenimiz. Nereye gitse peşinden gitti. Uzaktan da olsa devamlı göz hapsinde tuttu Ahmet’i. Kendisi de gittiği yerlere Ahmet’i de götürmeyi asla ihmal etmedi. Arada bir bu kan davası konusunu açmaya çalışsa da Ahmet’in sert tepkisi ile karşılaştığı için susmak zorunda kalıyordu.

Aybaşlarında maaşını almak için Boyabat’a gittiği zaman bile ailesine, yakın çevresine bu kan davası konusunda hiçbir şey anlatmadı Özcan öğretmen. En çok gelecek tepkilerden çekiniyordu:

“Oğlum sana ne!”

“Kimsenin etlisine-sütlüsüne karışma!”

“Sana dokunmayan yılan bin yaşasın!”

“Deli misin sen?”

“Donkişotluk yapma lan!”

Ama, Donkişotluk yapmaya kararlıydı Özcan öğretmen. Kendisine Donkişot denilmesi hoşuna bile gidiyordu. Zaten, dünyadaki birçok sorunun Donkişotların çoğalmasıyla ortadan kalkacağına inanıyordu. Beşinci sınıfın Türkçe kitabındaki Donkişot metnini işlerken öğrencilerini bir kere değil yüz kere uyarmayı- özellikle- ihmal etmedi Özcan öğretmen: “Çocuklar; Donkişot’un yel değirmenlerine karşı savaş açması gülünecek, alay edilecek ve küçümsenecek bir olay değildir. İdealler; gerçekten bile doğrudur.” Diye heyecanlı konuşmasına başlarken o kadar samimi, o kadar doğaldı ki!.. Tam bir Donkişot’tu...

Evliya Çelebi konusunda da duyarlıydı Özcan öğretmenimiz. Türkçe kitaplarındaki Evliya Çelebi metinlerini de gerekli mesajı veremediği için, üstelik komik anlatıldığı için sert bir şekilde eleştiriyordu: “Çocuklar, Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi tam on cilttir. Beş yüz sene evvel yazılan bu eşsiz eser Türk kültürünün yüz akıdır, medarı iftiharıdır. Bütün dünyanın hayranlıkla okuduğu Seyahatnameyi Türk halkı- ne yazık ki- yeterince tanımıyor. Yok, gördüğü bir rüyada Peygamberimize ‘şefaat ya Resulallah’ diyeceği yerde ‘Seyahat ya Resulallah’ demiş de bu yüzden memleket memleket gezmiş!.. Çocuklar, Evliya Çelebi bir gezgin!.. Bilim adamı!.. Evliya Çelebi’nin gezi ve incelemelerini küçümsemenin, alay etmenin lüzumu yok! Tamam... Peygamberimizi rüyasında görmüş olabilir... Peygamberimizle arasında o diyalog da geçmiş olabilir... Ama kardeşim, hep de bu bölüm işlenmez ki!.. Dediğim gibi; bütün dünya Evliya Çelebi’nin on ciltlik Seyahatnamesini- doğru yazdığı, gerçek yazdığı ve samimi bulduğu için- okuyup Türk kültürünü tanımaya, öğrenmeye çalışırken... Bizim, Evliya Çelebi’yi gülerek, sırıtarak geçiştirmemiz çok ayıp!.. Çok ayıp!..”

Neyse, yarıyıl tatilinde Boyabat’taki ailesinin yanında bir gece kaldıktan sonra soluğu Ankara’da aldı Özcan öğretmenimiz. Tabii Ankara’ya iner inmez bir saniye bile kaybetmeden Ahmet Kuru’nun babasını buldu.

Ahmet’in babasıyla tam on beş gün- neredeyse- geceli- gündüzlü birlikte olan Özcan Bey; hiç bıkıp usanmadan kan davasının artık bu zamanda sürmemesini, çağdaş yaşamda bu ilkel duygulara yer kalmadığını; kanunlara saygılı olmamız gerektiğini, hukuka inanmanın bir erdemlik olduğunu, kanun maddelerinin her zaman doğrulardan yana olduğunu… hatta dinimizde bile kan davasının olmadığını yoğun bir şekilde işledi. Resmen dilinde tüy bitti Özcan öğretmenin. Aynı konuları binlerce kez tekrar ederek bir saniyesini bile boşa harcamadı. Bir babanın lise son sınıftaki oğlunun eğitimine engel olmaya, geleceğini karartmaya hakkı olmadığını; böyle bir vebalın altına girmesinin kendi vicdanında da derin yaralar açacağını- hiç üşenmeden- on beş gün boyunca anlattı durdu.

Başarılı olabildi mi?

Evet!

Yarıyıl tatilinin tamamını Ankara’da geçiren Özcan Tekin, Boyabat’a mutlu bir şekilde dönüp, ailesinin yanında yine birkaç gece falan kaldıktan sonra, hiç vakit kaybetmeden hemen Aşağıakpınar köyüne döndü. İlk iş olarak, Ahmet’i lojmana çağırarak, Ankara’da babasıyla yaptığı görüşmeleri anlattı. Babasının verdiği olumlu mesajı kendisine iletti.

Sonuç: Sıfır!

Hayret bir şey!

Ahmet, aldığı mesajla sevineceği yerde daha da üzüldü!.. İkna olmadı!..Babası kan davasından döndüğü halde, oğlu: ölmek var dönmek yok, diyor!..

Yok bu iş zaten çok gecikmişmiş!.. Yok, sırrını bilen arkadaşları kendisine ne derlermiş!.. Ailesinin yüzüne bakabilmesi mümkün değilmiş!.. Babası öyle diyormuş ama, bakalım amcaları kabul edecekler miymiş? Dedesinin kanı yerde kaldığı için bir daha ninesinin kınalı ellerini öpmeyi bırak yüzüne bile bakamazmış!..

Aşağıakpınar Köyü İlkokulu Öğretmen Lojmanı’nda hemen hemen bir ay boyunca gece yarılarına kadar bire bir yapılan görüşmeler, hararetli tartışmalar; bir gece, sabaha karşı meyvesini vermeye başlamıştı. Özcan öğretmenin etkili konuşmaları, yapıcı tutumu, sevecen ve koruyucu yaklaşımı işe yaramıştı. Altı aya yakın bir zamandır Pala Ömer’i vurmak için- büyük bir stres altında- köyde yaşayan Ahmet Kuru’nun sinirleri daha fazla dayanamayıp teslim bayrağını çekmişti. Uzun uzun ağladıktan sonra, gözyaşlarını mendiliyle silerken, yine de arada bir içini çeke çeke ağlamaya devam eden Ahmet, bir yandan da- kesik kesik- konuşmaya çalışıyordu:

-Hocam!.. Ben... okuluma... beş aydır... gidemiyorum... Devamsızlıktan sınıfta kaldığıma yanmıyorum da... Derslere hiç katılamadığım için... görmediğim konuları nasıl öğreneceğim!.. Haziran sınavlarını nasıl vereceğim!.. Okulumu... nasıl bitireceğim!.. Derslerden çok geri kaldım!..

Senin istediğin ders olsun be aslanım! Senin istediğin ders olsun be koçum! Senin istediğin ders olsun! Babasını doktora götürdüğü zaman bile muayene odasında bir yandan doktorun uyarılarını dinlerken bir yandan da hemşirenin yarım bırakmış olduğu bulmacayı iki dakikada tamamlayıveren Özcan öğretmeni mi korkutuyorsun sen? Annesiyle alışverişe çıktıklarında kendisine kılık- kıyafet beğenmeye çalışırlarken; işyeri sahibinin oğlunun matematik defterindeki- çözülemeyip yarım kalmış- problemi iki taşın arasında çözüveren Özcan öğretmeni mi korkutuyorsun sen?

-Ahmet çiğim, işin bu tarafını hiç düşünme. Seni, ben çalıştıracağım. Beraber çalışacağız. Bakma öyle Metin Oktay’ın libero mu santrafor mu oynadığını bilemeyişime... Fen Fakültesi kazanmış adamım ben!.. Babamın hastalığı yüzünden okulumu bırakmak zorunda kalmıştım. Yine babamın hastalığı nedeniyle- kısadan dönerek- öğretmen oldum... Çalışmadan asla yılmam... Yeter ki sen iste... Sana şeref sözü veriyorum: Haziran ayına kadar; okula gidip de hiçbir dersi kaçırmayan arkadaşlarının seviyesine seni getiremezsem yüzüme tükür!..

Ahmet, Özcan öğretmene sarılarak karşılık verdi. Yüreği kuş gibi çarpan, ürkek ve ıslak gözleriyle evet der gibi kendisine bakan; henüz on altı, on yedi yaşlarındaki genç kardeşini koruyucu kanatlarının altına alabilmeyi nihayet başarabilmişti Özcan öğretmen.

Bir yandan okulundaki eğitim- öğretim ve sosyal faaliyetlerini ihmal etmeden yürütmeye çalışan Özkan Bey, bir yandan da geceli- gündüzlü hiç ara vermeden müthiş bir tempoyla Ahmet’i çalıştırıyordu. Ahmet’in Ankara’ya giderek getirmiş olduğu kitaplarla; kendisinin Boyabat’taki evlerinin tavanında saklamış olduğu notları bir araya getirerek gece yarılarına kadar yapmış oldukları yoğun çalışma görülmeye değerdi. Kışa hazırlık yapan karıncalarla, binlerce çiçeğe- hiçbirini ihmal etmeden- bir günde konan işçi arılarından asla farkları yoktu.

Devamsızlıktan sınıfta kaldığı için görmediği konuları Özcan öğretmenle çalışarak öğrenen Ahmet; kalmış olduğu on beş dersten onunu Haziran ayı sınavlarında, beşini de Eylül sınavlarında vererek okulunu bitirmeyi başarmıştı!..

Ahmet Kuru’nun sınıfını geçmesinde, okulunu bitirmesinde büyük bir rolü olan Özcan Tekin’in; bu olaydan iki yıl sonra, tayininin Boyabat’ın başka bir köy ilkokuluna çıkması, ayrıca askere gidecek olması nedeniyle de Aşağıakpınar köyünden ayrılırken köyün dışında kendisini uğurlamak için tek başına bekleyen Pala Ömer’le aralarında şöyle bir konuşma geçti:

-Muallim Bey!.. Ben, seni köye geldiğin günlerde pek sevmemiştim... Ama sen adam gibi adammışsın!.. O gün bana yalan söylediğini, partal attığını sanmıştım... Yanılmışım... Üç yıl evvel hayatımı kurtardığını daha yeni öğrendim!.. İyi bir adamın evladıymışsın... Hadi Allah yolunu açık etsin!..

-Ömer dayı; ben, seni o zaman da sevmiştim, saymıştım; şimdi de seviyorum, sayıyorum... Ben, insanlık görevimi yaptım. Bir emrin, isteğin olursa; Boyabat’taki evimin kapısı her zaman açık… Haydi Allahaısmarladık.

Kaymakamların, Valilerin, Bakanların; hatta Başbakanların bile başaramadığı bir işi henüz yirmili yaşlarında genç ve idealist öğretmen Özcan Tekin başarmıştı.

İki aile arasındaki kan davasını sona erdirmişti!

Tarih:15 06 2017 21:18(606) Facebook'ta Paylaş

Boytek Boyabat Kız Öğrenci Yurdu
2. Yorum: kamil söylemez 20 06 2017 08:37
hasan hocam emeğine yüreğine sağlık selamlar

1. Yorum: hüseyin orhanoğlu 19 06 2017 08:19
işlediğin bu konu çok ibret verici okuyan anlar teşekkür ederim eline sağlık


Yorumcuların dikkatine! Yasal Uyarı!

  1. Yorumlarınızı anlaşılır bir dille ve dilbilgisi kurallarına uygun olarak özenle yazınız. BÜYÜK HARF kullanmayınız. Tekrar okuyarak yanlışlarınızı düzeltiniz.
  2. Anlaşılmaz kısaltmalar yapmayınız.
  3. Lütfen yorumlarınızda terbiye dışı sözler kullanmayınız.
  4. Yazılan yorumların sorumluluğu yazarına aittir. Sonradan pişman olunacak hukuki sorunlarla karşılaşmamak için kişi veya kurumlara yöneltilmiş olan eleştirileriniz hakarete varmasın.
  5. Yorumlar denetlendikten sonra yayına verilecektir.
  6. Yazılarımızda yanlış ya da kusurlu bir konu bulunursa bunu lütfen bize bildiriniz.

Yukarıdaki Sözleşmeyi/Uyarıları kabul ediyorum.
'Evet' Yazın:
İsim:
E-mail: (isteğe bağlı)

| Beni Unut

Sinop Belediyesinin çok masum olduğu anlamına gelmez.....


Sahibinden Satılık 3+1 Daire - Şükrü Akman


Atatürk ve İlkelerini Unutturmayacağız


Egemenlik Duygusu Stratejik Aldatma ve Yanıltma


Haydi Kılıçdaroğlu, şimdi de Sinop'a ADALET için yürü...


CHP Grup Başkan Vekili Engin Altay ve CHP Sinop İl Başkanı…


İstiklal Marşı okunurken dik durulur, konuşulmaz, saygı duyulurdu


Mehter


Toplumların gelişmişliği..


Boyabat'tan Kış Manzaraları


Bazı Haramlar -1


Ağla memleketim!


Kıbrıs, İskenderun ve Hatay Gezisi Fotoğrafları-4


Boyabat Çemberinin Köyden Kente Göçü


Boyabat Gazetesi 12. Yaşında


Öküze Gâh Dedim


Canım babam benim... Çok özledim çook.


Boyabat'ı Hiç Böyle Gördünüz mü?


Ramazan ayı, sigaradan kurtulup özgürlüğe kavuşmak için fırsat


Geçim öncelikli eylem planı


2010 Anayasa Değişikliği Halk Oylaması Sonuçları (12 Eylül 2010)


Ortaya Karışık


Eyvah ! Stres mi ?


Bellaforonte'nin Kenti TLOS


Sallım Çorba


Anlayamadıklarım


KÜNYE




Yazı ve Haberleriniz İçin:
boyabatgazetesi@boyabatgazetesi.com
haber@boyabatgazetesi.com
adreslerine E-posta gönderebilirsiniz




Agustos ayı ziyaretci sayısı:469256
DtGaNi


* ANASAYFA *