E-posta: boyabatgazetesi@boyabatgazetesi.com
Boytek Boyabat Kız Öğrenci Yurdu

Günlük Olaylar

Engebeli, çorak ve taşlık bir arazide kurulu olan Sarıağaççayı köyünün en aşağı kısmındaki, hatta biraz dışındaki ahşap evlerden birinde oturuyordu ilkokul 5. sınıf öğrencisi Hüsnü Şen. Köyün en yüksek bir yerinde, hemen hemen bütün köye hâkim bir konumda bulunan okuluna gitmek üzere oldukça erken saatlerde evden çıktığı zaman yüzü kireç gibiydi Hüsnü Şen’in.

Evin avlusunda birkaç dakika şaşkın şaşkın dolanıp, sırtındaki tahta çantasını da son kez eliyle şöyle bir kontrol ettikten sonra; aşağı- yukarı son durağa kadar yokuş olan okul yolunu yavaş yavaş tırmanmaya başladı. Beş dakika içinde de ter içinde kaldı. Her gün onlarca defa, hem de koşarak inip- çıktığı bu yokuş şu anda kendisine o kadar zor, o kadar eziyetli bir yol geliyordu ki neredeyse adım atacak dermanı kalmamıştı. Nefes nefese kalmış şişman ihtiyarlar gibi durarak okuldan tarafa, köyün üst başındaki evlere doğru ürkek gözlerle baktı... Evlerden biri gözüne takılınca ürperdi. Elleriyle kulaklarını kapaması beyhudeydi:

“Hüsnüüü!.. Yağma yok!.. Bu sefer günlük olayları sen bulup getireceksin!.. Hep biz buluyoruz!.. Sene başından beri yan gelip yatıyorsun!.. Seni, bizim kümeye aldığımıza bin kere pişman olduk!.. Vallahi bu sefer öğretmene söyleyeceğim seni!..”

Hüsnü Şen’in ter içinde kalmış bir vaziyette bakıp da ürperdiği ev Sarıağaççayı Köyü İlkokulu 5. sınıf öğrencisi, Menekşeler Kümesi’nin başkanı Hacer Yıldırım’ın eviydi. Hüsnü Şen’in kulaklarını çınlatan, gözlerinin büyümesine; hatta, dehşete düşmesine neden olan yukarıdaki zehir zemberek sözler de Hacer Yıldırım’a aitti. Hacer, son zamanlarda- sınıfta anlatmak için- günlük olay bulup getirmiyor diye Hüsnü’ye çok kızıyordu. Sadece Hacer mi? Kümenin diğer elemanları da Hüsnü’ye ateş püskürüyorlardı... Gerçekten de köyün gariban ailelerinden birinin oğlu olan Hüsnü, Mart ayının sonlarına gelinmesine rağmen; yani, neredeyse okulların kapanıp, yaz tatiline girecek olmasına karşın; sene başından beri bir kez olsun günlük olay bulup getirememişti. İşte bu duruma başta Hacer olmak üzere, Menekşeler Kümesi’nin diğer elemanları da çok bozuluyorlardı. Hüsnü’nün kötü niyetli olduğunu, tembellik yaptığını düşünüyorlardı. Halbuki; evlerinde, hatta komşularında bile küçük bir radyo dahi bulunmayan; evleri de biraz köyün dışında kalan, boş vakitlerini de davar güden babasına yardım ederek geçiren Hüsnü’nün haber bulup da sınıfa getirmesi gerçekten zordu. Babası da sosyal bir adam değil ki! Haber bulup oğluna getirsin. Köy konağına gitmez!.. Evlerde yapılan kış sohbetlerini sevmez! Deliye her gün bayram, diyerek bayramları bile aksatır. Boyabat pazarına gidip gazete getirmek şöyle dursun... Pazara bile doğru dürüst gitmez... Senede bir defa... Hatta panayırdan panayıra!... Varsa yoksa davar... Varsa yoksa dağlar... Sabah namazını kıldıktan sonra sürüsünü otlatmaya götürür. Akşam hava kararırken de köye döner.

“Yahu bu sürüye kurt da mı dadanmaz?”

“Yahu bu sürüye yıldırım da mı düşmez?”

“Ah şu samanlığı bir çığ yıksa!”

“Ah şu dereye bir sel gelse!”

“Lan bu millet bu kadar haberi nereden buluyor be?!”

İsyan etmekle yerden göğe kadar haklıydı Hüsnü.

Hem gerçekten de diğer öğrenciler her sabah yazı tahtasının önünde anlattıkları bir sürü haberi nereden buluyorlar ki?!.. Nerden bulacaklar... Tabii ki gazete okuyarak, radyo dinleyerek... Yıl 1968... Boyabat’ın en verimsiz topraklarında yaşayan Sarıağaççayı köyü halkı gazete mi okuyor? Radyo mu dinliyor? Evet!.. Bunda hayret edilecek ne var ki!.. Eğer bir köy ilkokulunda Özcan Tekin gibi idealist bir öğretmen görev yaparsa; başta öğrencileri olmak üzere o köyün halkı yıl 1968 bile olsa radyo da dinler, gazete de okur... Hatta hatta televizyonu bile hayal eder!.. Vizyon sahibi idealist bir öğretmenin köylüye çağ atlatmasında yadırganacak bir şey yoktur. Özcan Bey, ilk önce evlerinde bulunan iki radyodan birini okula getirerek, oluşturduğu kümelerden birinin başkanına teslim eder. Daha sonra Boyabat’taki hali vakti yerinde olan komşularından iki radyo daha temin ederek okula getirir. O iki radyoyu da kümelere dağıtır. Küme başkanları radyoları evlerine getirirler. Her akşam komşular bu evleri kalabalık bir şekilde ziyaret ederler. Derken köylülerden de onlarca kişi radyo alır. İşte, diğer kümelerin başkan ve elemanları da bu radyo alan onlarca köylünün çocuklarıdırlar. Gelelim gazete konusuna. Sarıağaççayı Köyü İlkokulu’nda göreve başlar başlamaz ilk işi kitaplık kurmak olan Özcan öğretmen, okumaya gerçekten de çok önem veriyordu. Öğrencilerine hatta köylülere okuma alışkanlığı kazandırmak için her yolu deniyordu. İşte bu yollardan biri de gazete okuma alışkanlığı kazandırmaktı. Doğrusunu söylemek gerekirse bu konuda biraz da öğrencilerini kullandı Özcan Bey. Nasıl mı? Öğrencilere haber lazım… Tamam, radyo dinliyorlar ama gazetelerden de daha değişik haberler bulsalar da diğer kümeleri gölgede bıraksalar fena mı olur? Hem belki Özcan öğretmenleri kendilerine yıldızlı pekiyi de verir!.. Bakın Hacer Yıldırım, Boyabat pazarına giden babasına ne tembih ediyor: “Baba, taktak helvası almayı unutsan da elma şekeri almayı unutsan da gazete almayı sakın ola unutma e mi?” Köylü de olsa, fakir de olsa pazara giden bir baba, evladının isteğini hiç unutur mu? Asla!..

Peki, Hüsnü Şen; köydeki- cümbür cemaat dinlenen- onlarca radyodan; bir kişinin taşın üzerine oturup da yüksek sesle okuduğu, onlarca köylünün de çıt çıkarmadan dinlediği gazetelerden faydalanamıyor muydu? Ne yazık ki evet… Babasının bile yaklaşamadığı bu evlere; içine kapanık bir kişiliğe sahip oluşu, gariban oluşu; köyün dışında bulunan evlerinin gazete giren, radyo dinlenen evlere uzak olması nedeniyle; boynu bükük, başı eğik uzaktan bakmakla yetiniyordu Hüsnü.

Velhasıl, yıl boyu Hüsnü için bir haber çıkmadı. İşte, hafta sonu tatiline girilirken, İstiklal Marşı’nın okunmasından sonra, evlerine gitmek üzere dağılmaya hazırlanırlarken küme başkanı Hacer Yıldırım, sıkı sıkıya tembih etmesine karşın; günlük olaylar bölümünde anlatmak için yine bir haber bulamadan okula gidiyordu.

Ayakları geri çeke çeke dik yolu tırmanmaya çalışan Hüsnü, bir ara geri dönmeyi düşündü. Öğretmeni aklına gelince bu düşüncesinden hemen vazgeçti. Küme çalışmasını sevmemesine rağmen; hele hele küme başkanını- üstelik bir de kız olduğu için, ikide bir kız başıyla kendisine emir verdiği için- sevmemesine karşın; öğretmeni Özcan Tekin’i çok seviyordu. Yani, küme başkanından ve kümenin diğer elemanlarından çekindiği kadar öğretmeninden çekinmiyordu. Ama, ne var ki 1968- 1969 Eğitim- Öğretim Yılı’nda Sarıağaççayı Köyü İlkokulu’na tayin olan, henüz meslekte üçüncü takvim yılını dolduran genç öğretmen Özcan Tekin bu küme çalışmalarına çok önem veriyordu. Takım ruhu oluşturduğu için, özgüven kazandırdığı için küme çalışmalarında yoğunlaşmak öncelikli hedeflerinden biriydi. Beş sınıfı bir arada okutan Özcan öğretmen; 4. ve 5. sınıflarda yapmış olduğu bu küme çalışmalarının diğer alt sınıflara da örnek olacağını düşünüyor ve bu çalışmalardan vazgeçmek aklının ucundan bile geçmiyordu.

Hüsnü Şen, isteksiz isteksiz yokuşu tırmanmaya çalışırken öğretmen Özcan Tekin de köyün okula uzak mahallelerinden birinde bulunan evinden çıkmış, hızlı adımlarla okula doğru geliyordu. Zilin çalmasına da on beş dakika falan vardı. Okul bahçesine yüz metrelik bir mesafe ya var ya yoktu. Özcan Bey, yolun solundaki evlerden birinin avlusundan gelen seslere kulak kabartarak yürümesini yavaşlattı. Avludaki üç beş köylünün telaşeli bir şekilde oraya- buraya koşturması dikkatini çekti. Köylülerin bin bir güçlükle yere yatırdıkları hayvandan da boğuk boğuk sesler geliyordu. Hayvanın çıkardığı bu acıklı ses öğretmenimizi daha da heyecanlandırdı. Hemen avluya yöneldi.

Ya Özcan öğretmenim sen nalbant mısın? Şurada zilin çalmasına on dakika kalmış. Kravatını takmışsın. Takım elbisen jilet gibi ütülü. Ayakkabıların boyalı. Ne işin var öküz nallayanların yanında? Sen şimdi karışmadan duramazsın. Üzerin başın pis olacak. Ter içinde kalacaksın. Ne halleri varsa görsünler... Şu cahil köylülerin her işine karışmaya değer mi?

Yoo öyle demeyin!.. Özcan öğretmene göre;

“Öğretmen köyün ışığıdır.”

“Öğretmen köyün önderidir.”

“Öğretmen köyün aydınıdır.”

“Öğretmen, köylüye çağ atlatmak zorundadır.”

“Öğretmen, köylünün her işini halledecek.”

“Öğretmen; köylünün ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınmasında bir numaralı sorumludur.”

Özcan Bey, zil çalmak üzere… Gel vazgeç bu işten. Yok canııım. İllaki karışacak. İllaki yardımcı olacak.

-Selamun Aleykum!

-Aleykum selaaam Muallim Bey!

Özcan öğretmen; evin avlusuna selam vererek, güler yüzlü bir şekilde girdi ama yerde bağlı yatan öküzün halini görünce, birden hiddetlendi:

-Çabuk çözün şu öküzü çabuuuk!

Köylüler şaşırmışlardı. Ne olduklarını anlayamadılar bile. Yahu Muallim Bey, biz bu öküzü yıkana kadar anamız ağladı der gibi alık alık bakarlarken; Özcan Bey, daha fazla dayanamayarak, güçlükle nefes alan öküzün ayaklarını bir çırpıda çözüverdi. Nefes nefese ayağa kalkan öküze şaşkın şaşkın bakan köylüleri de azarlamaya devam etti Özcan Bey:

-Salih dayı tok karnına öküz nallanır mı? Bir de sıkı sıkıya bağlamışsınız!.. Öküz neredeyse çatlamak üzereymiş!.. Hem ben sana geçen sefer dememiş miydim? Salih dayı bu nallardan alma. Bizim köyün arazisi taşlık... Bu nallar dayanmıyor. Ova köylerinde öküzlere çakılan nallar bizim araziye göre değil diye seni uyarmamış mıydım? Bak, bir daha tembih ediyorum: Boyabat’a pazara gidince Nalbur Karaağaçlar’a uğra; orda var. Hatta Nalbur Danacılar’da da var galiba. Taşlık araziye uygun olanından verin de. Nala çakılan çivileri de yanlış alma haa!..

Kırk yıllık nalbant gibi konuşuyordu Özcan öğretmen. Kendisini ağzı açık dinleyen köylüleri iyice aydınlattıktan sonra bir ara saatine baktı. Zil çalmak üzereydi. Okula gitmek için evin avlusundan çıkmadan önce köylülere- bir yandan kravatını düzeltip, paçalarını çırpmaya çalışırken- son uyarılarını da yapmayı ihmal etmedi:

-Salih dayı, öküzlerin ikisi de çok tok. En az üç saat damda kalsınlar. Sonra, madem bu nallara para verip aldın... Bunları bu sefer de öküzlere çakın da... Bir daha ki sefere dediğim nallardan alın.

Hızlı adımlarla okuluna doğru yönelen öğretmenimizin arkasından bakakalan avludaki üç beş köylü; tütün kutularını çıkarmaya çalışırlarken bir yandan da olayı değerlendirmeye çalışıyorlardı:

-Vallah haklı Muallim Bey!

-Dok garnına biz yatabiliyo muyuz?

-Lan bu öğretmen de bizim huyumuzu değüştürecek bee!

-Değüşdüsün!.. Bizim huyumuz huy mu lan?

-Lan oğlum öyle deme... Garılarımızın giydiği urbaya bileme garışıyo!..

-Garışsın!..

-Genç adam!.. Üstelik bekar!..

-Lan oğlum; bunun anası Boyabat’ın bir numaralı tezüsüymüş!.. Fazladan mı varmış ne... Bizim garıya iki dakım entari getümüş Muallim Bey. Ulan Allah sizi inandusun... Gırk yıllık garım... İlk defa gözüme garı gibi gözükdü be!..

-Deme lan!.. Keşke bizim garıya da bir iki entari getüse!..

-Bir aydır da cebinde peynir mayasıyla dolaşıyo! Köylüye peynir yapmayı öğretiyomuş!.. Yaz mevsimindeki bol südümüzü telef etmeyeceğimişiz!.. Gışın bol bol peynir yiyeceğimişiz! Acaba sayi mi?

-He valla!.. Geçen ay da bizim eve gelmiş. Yanında bir torba kuru incir vardı. Size incir uyuşturması yapmayı öğreteceğim diye tutdudu. Sütünüz boşa gidiyor... Hem incir uyuşturması çok güzel bir tatlıdır, dedi. Yap bakalım dedik. Şimci bizim avrat öğrendi. Devamlı yapıyo. Ha!.. Muallim Bey, bizim avrada dedi ki: “Yenge, ben sana öğretiyorum. Sen de komşularına öğret. Bu tatlı bütün köye yayılsın.” Yaman adam ya!..

-Vallah bu öğretmen bizim huyumuzu değiştirecek!

-Değüştüsün!.. Değüştüsüüün!

Okulun dik yolunu kan- ter içinde çıkmaya çalışan Hüsnü Şen, tekrar durakladı. Okuldan tarafa doğru üzgün üzgün baktı. Sonra, geriye dönerek hayli uzaklarda kalmış olan mahallesini seyretmeye başladı. İki katlı, altı ahır olan ahşap evini görünce içi ürperdi. Ah şu anda evlerinin küçük avlusunda olmayı; köpekleriyle, kedileriyle şakalaşmayı ne kadar isterdi. Geri dönsem mi acaba diye tekrar düşündü. Tabii ki öğretmeni aklına gelince bu düşüncesinden tekrar vazgeçti. Ama bu arada bir şey oldu... Hüsnü, büyük bir hasretle evlerinin avlusunu seyrederken, hülyalara dalmışken... Kulağına gelen seslerle kendine geldi. Seslere iyice kulak kabarttı... Evet evet bu garip sesler yolun sağ tarafındaki evin avlusundan geliyordu. Avludaki ulu bir meşe ağacının altında birkaç kişi telaşlı ve tedirgin hareketlerle bir şeyler yapıyorlardı. Karaçalı dikenleriyle çevrilmiş olan evin avlusuna iyice yaklaşan Hüsnü; gördüğü manzara karşısında hem çok heyecanlanmış hem de sevinçten çılgına dönmüştü.

İstiklal Marşını ve Öğrenci Andı’nı okuyarak Bayrak Töreni’ni yapan öğrenciler sınıfa girmişlerdi. Beş sınıf bir arada okuyan öğrenciler derse başlamadan önce- her zaman olduğu gibi- günlük olayları anlatmaya hazırlanıyorlardı. Peki, günlük olayları anlatma sırası hangi kümenindi? Menekşeler Kümesi’nin. Kümenin hangi elemanı günlük olayları anlatacaktı? Tabii ki Hüsnü Şen… Öyle de oldu. Menekşeler Kümesi Başkanı Hacer Yıldırım, burnundan solumaya başlamışken Hüsnü Şen, sınıfa fırtına gibi daldı. Sırasına bile oturmadan, sırtındaki tahta çantasıyla, yazı tahtasının önünde bülbül gibi şakıdı:

-Değerli arkadaşlar!.. Ben, köyümde ilk defa alnı sakar bir kara koyun gördüm!.. Bu koyunu az önce Bitli Mahmut’un avlusunda kestiler!.. Dinime Allah’ıma!..

-Ne!

-Kestiler mi?

-Bitli Mahmut mu kesti?

Mayıs ayının ilk haftasında kapanan köy ilkokullarının yaz tatiline girmesiyle Boyabat’ta oturan ailesinin yanına dönen Özcan Bey, aniden askerliğinin çıkmasıyla da soluğu askerde alır. Askerden dönüşte de tayini Boyabat’ın Marufalınca Köyü İlkokulu’na çıkar. Yani öğretmenimiz 1970- 1971 Eğitim- Öğretim Yılı’nda Marufalınca Köyü İlkokulu’nda çalışmaya başlar. Henüz göreve başlayalı bir ay falan olmamışken, okula iki jandarma eri gelerek kendisine bir celp verirler. Celp, Boyabat Sulh Ceza Mahkemesi’nden gelmektedir. Boyabat Sulh Ceza Mahkemesi’nde devam etmekte olan bir davada Özcan Bey şahit olarak dinlenmek istenilmektedir. Tabii bu işte bir yanlışlık var diye Özcan Bey, mahkeme gününün gelip çatmasına rağmen mahkemeye falan gitmez. Öyle ya daha askerden geleli bir ay olmadı. Özcan öğretmenin mahkemeyle ne işi olur ki!.. Ama jandarmalar okula tekrar gelirler. Bu sefer başlarında komutanları da vardır. Komutan, öğretmenimizi sert bir şekilde uyarır. Eğer bu sefer de mahkemeye gitmezse ceza alabileceğini, hatta zorla getirileceğini söyler. Özcan Bey; neyin nesi, neyin fesi diye söylenerek, köyden bulduğu bir ata binerek mahkeme günü Boyabat’a gider.

Özcan öğretmen, mahkeme koridorlarında iki yıl evvel; yani, 1968- 1969 Eğitim- Öğretim Yılı’nda çalışmış olduğu Sarıağaççayı köyünden beş- on kişiyi ve öğrencisi Hüsnü Şen’i görür. Kısa bir şaşkınlık yaşar. Heyecanlı bir şekilde hal- hatır sormalar sürerken mahkeme başlar. Hâkim Bey, Özcan Tekin’e şu soruyu sorar:

-Özcan Bey, Hortlu Ahmet’in kaybolan alnı sakar kara koyununu Bitli Mahmut mu kesti?

Pardon!

-Evet Özcan Bey, sizi dinliyoruz?

-Efendim hangi kara koyunu?

Hâkim sinirlenir:

-Özcan Bey, iki yıl önce öğrenciniz Hüsnü Şen sınıfta anlatmış ya!..

Tabii iki yıl evvel Hüsnü Şen’in Bitli Mahmut’un avlusunda gördüklerini sınıfta, günlük olaylar bölümünde anlattıktan sonra köyün içinde iki aile arasında çıkan olaylardan öğretmenimizin haberi yoktu ki. Bu olay anlatıldıktan kısa bir süre sonra okullar tatile girmiş... Öğretmenimiz yaz tatilinin hemen başında askere gitmiş... İki yıla yakın bir süre askerlik yaptıktan sonra, dönüşte de Sarıağaççayı Köyü İlkokulu’nda değil de Marufalınca Köyü İlkokulu’nda göreve başlamıştı. Yani, askerde olduğu için uzun bir süredir devam eden olaylardan, mahkemelerden haberi falan yoktu.

Neyse... Olayı hatırlayan Özcan Tekin, Mahkeme Başkanı’na dönüp, salonda bulunan öğrencisi Hüsnü Şen’i göstererek konuşmaya başladı:

-Hâkim Bey, bu olayı sabahleyin okula gelince, ilk ders başlamadan önce sınıfta anlatmıştı. Dilerseniz öğrencim konuşsun...

Öğretmenimiz, öğrencisinin konuşmasını istiyor da... Öğrencisi istiyor mu bakalım? Zaten iki yıldır süren olaylar ve mahkemeler Hüsnü Şen’in yalan- yanlış ve çelişkili ifadeler vermesinden dolayı uzamamış mıydı? Hüsnü Şen, gördüklerini inkar ediyordu!.. Bir kara koyun diyordu, bir ak koyun!.. Bazen de ben sınıfta öyle bir şey anlatmadım, diyordu!

Hâkim Bey, Özcan Tekin’in önerisini dikkate alarak Hüsnü Şen’e söz verdi. Ama; Hüsnü Şen, gördüklerini tekrar inkar etti!.. Tabii Özcan Bey, dondu kaldı. Öğrencisinin gözlerinin içine bakarak tekrar anlatmasını rica etti:

-Evladım!.. Sen bu olayı sınıfta anlatmadın mı? Bitli Mahmut’un avlusunda alnı sakar kara bir koyunu kesiyorlar diye konuşmadın mı? Bütün arkadaşların şahit be oğlum!..

Özcan Tekin’in öğrencisiyle konuşması gerçekten etkili olmuştu. Hüsnü Şen, iki yıl evvel gördüklerini tekrar- sınıfta olduğu gibi- dosdoğru anlattı.

Günlük olaylar bölümünde anlatacağım diye köyde yaşanan adi bir olayı sınıfta anlatarak; iki ailenin birbirine girmesine, mahkemelere düşmesine- bu arada hakkını da verelim; suçlunun ortaya çıkmasına- neden olan Hüsnü Şen’in- çok sevdiği- öğretmenini görünce yumuşaması, gördüklerini inkâr edememesi, olayı olduğu gibi anlatması davanın sonuçlanmasına neden olmuştu.

Peki, Mahkeme Salonu’ndan çıktıktan sonra atına atlayarak Marufalınca köyünün yolunu tutan Özcan öğretmeni bu olay korkutmuş muydu? Bir daha kimsenin etlisine- sütlüsüne karışmam, öğrencilerimi de karıştırmam; beni ısırmayan yılan bin yaşasın; sallabaşını, al maaşını diye mi düşünüyordu? Tabii ki hayır! Özcan Tekin’e göre öğretmen; taşın altına elini değil; kafasını koymalıydı kafasını!.. Bakınız; Özcan Bey, atının sırtında-hava kararmadan köye yetişeyim diye- dörtnala giderken ne düşünüyordu:“Kağnı arabalarının zor gittiği, odun yüklü eşeklerin bile güçlükle geçtiği şu Marufalınca köyünün hatta yukarı dağ köylerinin yollarını nasıl edip de açtırmalı? İlköğretim Müdürlüğü’ne mi dilekçe versem? Belediye Başkanı’na mı gitsem? Kara Yolları Bölge Müdürü’ne mi rica etsem? Kaymakam Beyin huzuruna mı çıksam?.. Milletvekilimizi ah nasıl yakalasam!..”

Gazan mübarek olsun Özcan öğretmenim!..

Tarih:22 06 2017 23:24(654) Facebook'ta Paylaş

Boytek Boyabat Kız Öğrenci Yurdu

Yorumcuların dikkatine! Yasal Uyarı!

  1. Yorumlarınızı anlaşılır bir dille ve dilbilgisi kurallarına uygun olarak özenle yazınız. BÜYÜK HARF kullanmayınız. Tekrar okuyarak yanlışlarınızı düzeltiniz.
  2. Anlaşılmaz kısaltmalar yapmayınız.
  3. Lütfen yorumlarınızda terbiye dışı sözler kullanmayınız.
  4. Yazılan yorumların sorumluluğu yazarına aittir. Sonradan pişman olunacak hukuki sorunlarla karşılaşmamak için kişi veya kurumlara yöneltilmiş olan eleştirileriniz hakarete varmasın.
  5. Yorumlar denetlendikten sonra yayına verilecektir.
  6. Yazılarımızda yanlış ya da kusurlu bir konu bulunursa bunu lütfen bize bildiriniz.

Yukarıdaki Sözleşmeyi/Uyarıları kabul ediyorum.
'Evet' Yazın:
İsim:
E-mail: (isteğe bağlı)

| Beni Unut

Halk Uyutulurken Ajanlar Savaşı


Yozlaşan Türkçemiz ve Yabancı Kelimeler


Kış Lastiği Takma Artık Otomobiller İçin de Zorunlu


Eğitim Bir ülkenin Geleceğinin Güvencesidir


Boyabat Nasıl Soyuluyor


Boyabat İlave Revize İmar Değişikliği Rezaleti


“Selam” üzerine bir derleme


İlber Ortaylı:Türkiyeli diye bir ırk yoktur, Türk vardır


Sonbaharın Sesi…


Yaylaoğlu Tuğla Eleman


Teşrik tekbiri başladı


Pirinçle meşhur olduk! Sıra domateste...


Boyabat İlave Revize İmar Değişikliği ile İlgili İddialarım Soyutmuş


CHP Grup Başkan Vekili Engin Altay ve CHP Sinop İl Başkanı…


Boyabat'tan Kış Manzaraları


Boyabat Çemberinin Köyden Kente Göçü


Boyabat Gazetesi 12. Yaşında


Öküze Gâh Dedim


Canım babam benim... Çok özledim çook.


Boyabat'ı Hiç Böyle Gördünüz mü?


Ramazan ayı, sigaradan kurtulup özgürlüğe kavuşmak için fırsat


Geçim öncelikli eylem planı


2010 Anayasa Değişikliği Halk Oylaması Sonuçları (12 Eylül 2010)


Ortaya Karışık


Bellaforonte'nin Kenti TLOS


Sallım Çorba


Anlayamadıklarım


KÜNYE




Yazı ve Haberleriniz İçin:
boyabatgazetesi@boyabatgazetesi.com
haber@boyabatgazetesi.com
adreslerine E-posta gönderebilirsiniz




Eylül ayı ziyaretci sayısı:718929
DtGaNi


* ANASAYFA *