E-posta: boyabatgazetesi@boyabatgazetesi.com
Boytek Boyabat Kız Öğrenci Yurdu

Öküze Gâh Dedim

Âşık Rıza. Nam-ı diğer Âşık Irza.

Boyabatlılar; İbrahim’e İbrağam- İrbeğem, Kezban’a Kerziban- Kebiz, Recep’e Ercep- İrecep dedikleri gibi; Rıza’ya da Irza derler.

Âşık Rıza veya Âşık Irza... Âşık mı? Hayır. Arada bir mani söyler o kadar. Yazılı veya sözlü bilinen şiirleri falan yoktur. Çaldığı bir saz ne duyulmuş, ne de görülmüştür. Yani, adı âşığa çıkmış ama âşık değil. Peki, Nasrettin Hoca gibi hem güldüren hem de düşündüren biri mi? Hayır. Güldüren biri ama düşündüren değil. Neyzen Tevfik, Şair Eşref ve Nef-i gibi korkusuz bir mizahçı mı? Hayır. Düzenin bozukluğuyla ilgili bir sorunu hiç olmamıştır. Her şeyin tıkırında gittiği bir memleket de umurunda değildir.

Peki, köklü bir kasabayı ve yüzlerce köyünü bir asır boyunca etkileyen Âşık Rıza’nın en büyük özelliği neydi?

Olağanüstü şakacılığı!

Böyle bir gerçek karakteri hikâye içinde nasıl anlatacağımı, hangi kalıba sokacağımı, nereden başlayacağımı bilemiyorum ya...

Haydi bismillah!..

Âşık Rıza’nın toplum tarafından bilinen ilk vukuatı doğduğu ve bir süre yaşadığı Boyabat’ın Erkeç köyünde geçer. Henüz on yaşındadır. Annesine müthiş bir oyun oynar. On yaşındaki bir çocuk annesine ne yapabilir ki diye hemen burun kıvırmayın. Bekleyin görün: Âşık Rıza, yayık yayan annesini seyrederken kafasında şimşekler çakar. Annesine yaklaşarak yardım etmek istediğini söyler. Kolları iyice yorulmuş olan anne oğlunun bu teklifini sevinçle kabul eder. Hemen avludan getirdiği küçük bir kütüğe oğlunu çıkararak birazcık da olsa- ayranı yayıktan taşırmaması için- yayık yaymanın tekniklerini öğretir. Bir müddet oğlunu seyreden anne; baktı ki Âşık Rıza bu işi becerebiliyor, avluya çıkarak başka işlere dalar. Âşık Rıza, yayığı yaydıktan sonra, ayranın üzerinde biriken yumruk büyüklüğündeki tereyağını yer. Bunu sonraki günlerde de sık sık yapar. Yiyebildiği kadarını yer, yiyemediğini kedinin, köpeğin önüne atar. Gel zaman git zaman annenin sabrı taşar:

-Oğlum, bu yayığın yağı nerede?

Âşık Rıza’nın cevabı çoktan hazırdır:

-Ne yağı be anne!.. Ben sana kaç defa bu ineği satalım diyorum. Bu ineğin yağı çıkmıyor!.. Satalım gitsin!..

Bir değil, iki değil... Anne, babaya raporu verir:

-Herif, bu ineğin yağı yok! Bunu satalım da sütü yağlı başka bir inek alalım.

Babanın kesesi zaten boştur! Bu inek değiştirme işi de nereden çıktı şimdi? Ama çare yok. Yemekler yağsız yenmeye başladı. Tarlaya katıksız gidiliyor. Velhasıl inek pazara çekilir. Kurnaz bir hayvan tüccarının daha sütsüz bir ineğiyle- üstüne yüklü bir para verilerek- trampa yapılır.

Peki, bu işten Âşık Rıza’nın eline ne geçti? Hiiiç! Baba, zarar etti. Anne, daha sütsüz ve yağsız bir ineğe düştü.

Yahu, on yaşındaki bir çocuk inekten ne ister? On yaşındaki bir çocuk annesiyle dalga geçer mi?

Âşık Rıza geçer... Babasıyla bile!..

Genç yaşta evlenerek, kısa sürede çoluğa çocuğa karışır Âşık Rıza. Babası, Erkeç köyünün sözü geçen, hatırı sayılan simalarından biridir. İlkbaharın en coşkulu günlerinde yörede yapılan Hıdrellez şenliklerinin en renklisi Erkeç köyünde yapılır. Bu etkinliklerin öncülüğünü Âşık Rıza’nın babası yapmaktadır. Boyabat Kaymakamı, Belediye Başkanı, Jandarma Komutanı ve yüzlerce Boyabatlı da bu şenliklere davetlidirler. Çevre köyleri davet etmeye gerek yok; zaten ilk akşamdan gelirler.

Âşık Rıza, soluğu Boyabat Kaymakamlığı’nda alır:

-Kaymakam Bey, babam çok yaşlı… Bir sorunu var: Sağır! Lütfen kendisiyle bağırarak konuşun. Size çok önem veriyor. Sizin için geleceğin Valisi diyor. Konuştuklarınızı anlamak istiyor. Gözünü seveyim Kaymakam Bey!

Sıra babaya gelir:

-Baba, Kaymakam Bey çok sağır! Doğuştanmış galiba. Allah aşkına bağırarak konuş da söylediklerini anlayabilsin. Gözünü seveyim baba. Koskoca Boyabat Kaymakamı’nı mahcup etme.

Beklenen gün gelir. Hıdrellez şenliği kalabalık bir misafir topluluğunun katılımıyla coşkulu bir şekilde başlar. Yörenin zengin bitki örtüsü de bu mutlu güne özel olarak hazırlanmıştır sanki. Her taraf cıvıl cıvıl… Ellerindeki haşlanmış yumurtalarla oraya buraya koşuşan çocuklar; havlayan köpekler, anıran eşekler, gıdaklayan tavuklar, meleyen kuzular bu renkli güne katkıda bulunmak için ellerinden geleni yaparlar.

Nihayet Âşık Rıza’nın orta oyunu başlar:

Kaymakam Bey, o kadar yüksek bir ses tonuyla konuşmasına başlar ki! Yer gök inler. Sanki 30 Ağustos Zafer Bayramı’nı anlatıyor! Öyle ki karşılıklı iki ağaca yaptıkları yuvalarını bir yandan onarmaya çalışırken, bir yandan da lak lak eden leylekler bile susmak zorunda kalırlar. Kaymakam Bey’in böyle bir ses tonuyla konuşması hem beraberinde gelen Belediye Başkanı, Jandarma Komutanı ve diğer Boyabatlıları; hem de Erkeç köylüleriyle birlikte diğer komşu köylerden gelen misafirleri oldukça şaşırtmıştır. Böyle bağırarak konuşmasına bir anlam veremezler.

Sıra, Âşık Rıza’nın babasına gelince ortalık daha da karışır. Baba; ağzından köpükler, gözlerinden ateş çıkartarak meydanı savaş alanına çevirir. Burnundan soluyarak konuşmasına kendisi de şaşırır ama devam eder.

Neyse, günün anlam ve önemiyle ilgili konuşmalar bittikten sonra ikram faslına geçilir. Kaymakam Bey ile Âşık Rıza’nın babası karşılıklı otururlar. Birbirlerine çok yakın olmalarına rağmen, sanki dağdan dağa konuşuyorlarmış gibi öyle bağırarak konuşurlar ki ağızlarından çıkan tükürükler birbirlerinin yüzünü ıslatmaktadır. Baba daha fazla dayanamaz:

-Yahu Kaymakam Bey! Daha yaşın kaç başın kaç! Sen bu kulaklarla nasıl Vali olacaksın? Tedavisi yok mu bunun?

Kaymakam Bey’in kaşığı ağzında kalır. Neredeyse küçük dilini yutacak. Güçlükle kendine gelir:

-Amca, ben sağır değilim!

-Sağır değilsin de ne diye bağırarak konuşuyorsun?

Kaymakam Bey’in şaşkınlığı devam etmektedir:

-Amca; ben, seni sağır diye böyle konuşuyorum.

Şaşırma sırası babaya gelmiştir:

-Kim demiş benim sağır olduğumu? Havada uçan sineğin kanat seslerini bile duyarım alimallah!

İşin aslı anlaşılmıştır. Başta Kaymakam Bey olmak üzere bütün misafirlerin gülmekten gözlerinden yaş gelir. Bütün gözler Âşık Rıza’yı arar ama bulamazlar. Âşık Rıza, bütün bu olup bitenleri karşıdaki ormanda çıktığı yaşlı bir meşe ağacının sık dalları arasından –kıs kıs gülerek- izlemektedir.

Peki, anne ve babaya şaka yapan oğluna yapmaz mı?

Âşık Rıza, artık Boyabat’a yerleşmiştir. Çocuklarının eğitimine büyük önem vererek; onların tahsillerini en iyi şekilde yapabilmeleri için büyük gayret sarf eder. En büyük oğlu Sadık Öztürk, öğretmen olur. Sadık Öztürk, başarılı meslek hayatının yanında, kısa zamanda Boyabat’ın önemli cemiyet adamlarından biri haline gelir. Sosyal hayatı kuvvetlidir. Kaymakam, Belediye Başkanı veJandarma Komutanı’nın makamlarına rahatça girip çıkabilmekte; Boyabat’ın önemli esnaflarının sofralarında kendisine yer bulabilmektedir. Kısacası, Sadık Öztürk; Boyabat’ta herkesin tanıdığı, sevdiği ve saydığı bir öğretmendir. Âşık Rıza, bir gün akşama doğru, çarşıdaki fırınların birinden ekmek alıp evine dönmeye hazırlanırken bir Jeep içinde oturan oğlunu görür. Yanında birileri daha vardır. Bunlardan birisi de Boyabat Cumhuriyet Savcısı’dır. Birlikte içki içmeye gitmektedirler. Âşık Rıza, çarşıdaki esnaflardan birine Savcı Beyi işaret ederek kim olduğunu sorar. Sonra, Jeep’e yaklaşır:

-Savcı Bey! Savcı Bey! Ben senin kalıbına baktım da bir adam sanmıştım! Yazıklar olsun!

Sadık Hoca, babasının sesini tanıyınca, başına gelecekleri tahmin ettiği için betini- benzini atar. Savcı Bey ise daha şaşkınlığını atamadan Âşık Rıza, oğlunu işaret ederek devam eder:

-Koskoca Boyabat’ta içki içecek adam bulamadın da bu piçi mi buldun?

Haydaaa! Neler oluyor ya? Ama bu kadarı da fazla artık!

Savcı Bey, Âşık Rıza’ya haddini bildirmek için hışımla Jeep’ten inmeye çalışırken; Sadık Hoca, kendisini güçlükle durdurur:

-Savcı Bey! Lütfen! O benim babam!

Savcı Bey, hayretler içinde Jeep’in arka koltuğuna yığılır kalır.

Annesine, babasına ve oğluna bunları yapan Âşık Rıza, asker arkadaşını pas geçer mi? Asla!

Âşık Rıza’nın ova köylerinden birinde yaşayan asker arkadaşı; ahırda, bilinmeyen bir nedenle sinirlenen azgın danasının saldırısı sonucu, boynuz darbeleriyle hayatını kaybeder. Olayı duyan Âşık Rıza, cenaze törenine katılmak için derhal atına atlayarak arkadaşının köyüne doğru yola çıkar. Henüz otuzlu yaşlarında vefat eden arkadaşının evinde büyük bir matem vardır. Genç yaşta dul kalan acılı eşin sağuları yeri göğü inletmekte; annenin, babanın ve yetim kalan çocukların feryatları taş kalpleri bile yumuşatmaktadır. İşte böyle bir ortamda cenazeyi yıkayacak olan imamın hâlâ köye gelmemesinden dolayı cenaze evinde bir panik havası esmeye başlar. Bir süre daha beklenir. Vakit geciktikçe- özellikle cenaze sahiplerini- bir telâşe alır. Cenazenin öğle namazına müteakip kaldırılması gerekmektedir. Çünkü yaz mevsiminin en hararetli günleri yaşanmaktadır. Aşırı sıcaklar, güneşe bırakılan bir yumurtayı on dakikada pişirmekte; köyün mandaları gece bile ırmaktan çıkmak istememektedirler. İşte böyle bir havada ya cenaze kokmaya başlarsa... Hem böyle işlerde dinimize göre acele etmek sünnet değil mi? Velhasıl Âşık Rıza, daha fazla dayanamayarak sazı eline alır:

-Yahu ben buradayken imama ne hacet var!.. Hem, rahmetli arkadaşımın bana vasiyeti vardı: “Âşık, eğer bana bir şey olursa; beni, sen yıka. Sakın ola öyle eften püften imamların eline beni bırakma.” Diye sıkı sıkıya tembihlemişti.

Peki, bu vasiyetin aslı var mıydı? Hayır! Âşık Rıza’nın hocalığı var mıydı? Hayır! Hiç cenaze yıkamışlığı falan... Tabii ki hayır! Öyleyse böyle bir sorumluluğu ne cesaretle almaktadır? Âşık Rıza olduğu için!..

Cenaze evinin yakınından derin bir arık geçmektedir. Köylülerin, ırmağa bent yaparak, çeltik tarlalarını sulamak için açmış oldukları bu arık normal bir derenin suyundan bile fazla su taşımaktadır. Âşık Rıza, bu arığın kenarına bir kağnı arabası getirttirir. Kağnı arabasının ön tarafı dereye bakmaktadır. Yani, araba arığa doğru meyillidir. Cenazeyi, kağnı arabasına koyarlar. Âşık Rıza, yıkama işine yalan yanlış başlar. Ölünün bir başına su döker bir ayaklarına... Sabunlaya sabunlaya cenaze köpükten görünmez olur. Ama, Âşık Rıza, sabun kullanmaya ısrarla devam eder. O kadar sabun kullanır ki!.. Cenaze, kağnı arabasından kayarak cübbede arığın içine düşmesin mi?

Titreye titreye besmele çekenler!.. Kireç gibi yüzlerle tekbir getirenler!.. Gülmemek için yoğun çaba harcayanlar!.. Kendilerini tutamayıp kahkahalarla çayırlarda yuvarlananlar!.. Velhasıl ortalık Kel Ali’nin bağına dönmüştür. Şimdi, olayı uzaktan seyreden bir kişi bu köyde cenaze töreninin yapıldığına inanır mı? Asla!.. Arığın derin bir yerine düşen cenazeyi çıkarmak için çabalayan köylülerin korku dolu bakışları inanılmazdı!.. Köpek balığı yakalamaya çalışan avcıların duydukları heyecan, yaşadıkları korku; arığın içinden cenazeyi yakalayıp, çıkarmaya çalışan köylülerin heyecan ve korkuları yanında sönük kalırdı!.. Hem, her babayiğidin işi değildi ki bu iş!.. Zaten arığa girenlerin büyük bir kısmı, kısa sürede korkarak dışarı kaçmışlardı!.. Arığın içinde kalanlar da cenazeyle boğuşup duruyorlardı!.. Arığın içinde cenazeyi yakalayıp, çıkarmaya çalışanları dışarıda kalan köylüler kahkahalar atarak izliyorlardı!.. Besmele çeken ve tekbir getirenler de kahkaha atanların arasına karışıp gitmişlerdi!.. Arığın içindeki onlarca köylü; güçlükle tuttukları cenazeyi tam dışarı çıkaracakları zaman, cenazenin ellerinden balık gibi kayarak tekrar dereye düşmesi gerçek bir trajikomik olaydı. Dışarıdaki köylüler gülmekten çayırlara yatıyorlardı. Bu arada Âşık Rıza, ne yapıyordu? Ne yapacak, durmadan komutlar yağdırıyordu:

-İp getirin!.. Urgan getirin!.. Başından bağlayın lan başından!.. Ayaklarını bırakma lan!.. Zıkı tutun lan zıkı tutuuun!

Kıyamet alameti gibi!.. Âşık Rıza, cenaze evini düğün evine çevirmişti!..

Âşık Rıza, ihtiyarlık dönemini, ömrünün son günlerini Boyabat Camikebir Mahallesi, Cedimoğlu Sokakta bulunan iki katlı, küçük ahşap evinde geçirmiştir. Bu ev aşağı-yukarı yüz metrelik dik bir yokuşun başında, sokağa hâkim bir konumdaydı. Çayını, çorbasını bu sokağa bakan pencere kenarındaki sete oturarak içer... Geleni- gideni gözler... Yaşlı-genç, evli-dul, kadın-erkek, çoluk-çocuk kimi görürse takılmadan duramazdı. Akşama doğru çarşıdan evine dönerken, sokağın başındaki düzlükte top oynayan çocukların maçını - mutlaka- bir süre izler; arı kovanına çomak sokmak için fırsat kollardı. Bazen de fırsatı kendisi yaratırdı:

-Boru gibi gol! Boru gibi!

-Ya Âşık dayı, ne golü be! Taş üstü!

Çocukların tepki göstermesi çok hoşuna giderdi. Bastonunu sallayarak, takma dişlerini şakırdatarak, gözlerini döndürerek devam ederdi:

-Şerefsizim boru gibi gol!

Ya saklambaç oynayan çocuklar... Âşık Rıza’nın iki eli kanda olsa bu oyuna katılmadan duramazdı. Diyelim ki duvarın arkasına saklanmış birini görsün... Çocuk, elini burnuna götürüp, sus diye yalvaran gözlerle ne kadar baksa da... Âşık Rıza, yapacağını yapar; ebeye, duvarın arkasında saklanan çocuğu kaş- göz işaretiyle söylerdi. Başka bir zaman da ebeyi kandırarak ters bir tarafa gönderir; saklanmış çocuğa, fırla diye işaret ederdi.

Peki, Âşık Rıza, mahallede oyun oynayan çocukların oyunlarına müdahale ederken yalnız mıdır? Yanında birileri var mıdır? Olsun, olmasın ne fark eder ki! Âşık Rıza, yeter ki çocukları görsün... Dünyasını kaybederdi... Hem, öyle akranlarıyla, yani ihtiyarlarla sohbet etmeyi pek sevmezdi... Mahallede oyun oynayan çocukları gördüğü zaman onları anında ekerdi. Arkadaşları da bu ekilmelere alışıktı:

-Hay Allah, layığını versin Âşık Rıza! Beliğin- bebeğin işine ne karışıyorsun? Çocukla çocuk oluyorsun! diye homurdanarak uzaklaşırlardı.

Bu homurdanmalar Âşık Rıza’nın umurunda bile değildi.

Neyse. Sadede gelelim.

Âşık Rıza’nın cenaze yıkaması gibi bir başından bir sonundan anlattığımız hikâyemizin yine başına dönelim.

Âşık Rıza, on sekiz yaşlarında cıva gibi bir delikanlıdır. Kurtuluş Savaşı’nın en hararetli günlerinde Ulu Önder Mustafa Kemal’in dava arkadaşı, Boyabat’ın medarı iftiharı Yusuf Kemal Bey’den gelen bir haber Boyabat’ta heyecan yaratır: “Ben, silah temin etmek için Rusya’ya gidiyorum. Boyabat’ın eli silah tutan yiğit gençleri atlarıyla, eşekleriyle ve kağnı arabalarıyla Sinop sahilinde beklesinler.” Boyabat’ın gururu, Milli Mücadele’nin Mimarı Mustafa Kemal’in yakın arkadaşı Yusuf Kemal Bey’den böyle bir haber gelir de Âşık Rıza durur mu? Hemen atına atladığı gibi, Osmanlı ordusundan ayrılan birkaç subayın Boyabat’ta örgütlediği milis kuvvetlerine katılır. Bu gençlerin arasında on dört, on beş yaşında olanlar bile vardır. Kısa bir eğitimden sonra Sinop’a giden Boyabat’ın bu korkusuz gençleri; günlerce Sinop sahillerinde Rusya’dan gelmesi beklenen silah yüklü gemi veya gemileri beklerler. Nihayet, yağmurlu ve sisli bir akşamüzeri ufukta bir gemi gözükür. Ama, gemi Sinop Limanı’na yaklaşmaz. Daha doğrusu yaklaşamaz. Açıkta bekler. Osmanlı Devleti’nin bütün topraklarında olduğu gibi Anadolu’nun da her yanında cirit atan İngiliz casuslarının Samsun ve civarında olmasından da çekinilir. Bu arada hava iyice kararmış, yağmur şiddetini artırmıştır. Derken, gemiden indirilen bir kayık, içindeki üç beş kişiyle sahile yanaşır. Kayıkla gelenler Yusuf Kemal Bey’le üç arkadaşıdır. Yusuf Kemal Bey, Boyabatlı gençlere şöyle bir direktifte bulunur: “Kurtuluş Savaşı’nın adsız kahramanları!.. Gece yarısına doğru gemi biraz daha sahile yanaşacak. Siz kayıklarla gemideki silah ve cephaneyi karaya çıkarın. Bu malzemeleri atlarla, eşeklerle ve kağnı arabalarıyla Kastamonu’daki merkezimize en kısa yoldan ulaştırın. Ordumuzun bu silah ve cephaneye acil ihtiyacı var. Ben, arkadaşlarımla geceyi Gerze’nin bir köyünde geçireceğim. Yarın sabah erkenden Kastamonu’ya gitmek için yola çıkacağım. Göreyim sizi aslanlarım!.. Tek bir kurşunu bile zayi etmeyin!..”

Yusuf Kemal Bey ve arkadaşları hiçbir yerde mola vermeden; karşılarına çıkan ilk köyden satın aldıkları atlarla vakit kaybetmeden Kastamonu’ya doğru yola çıkarlar.

Gece yarısına doğru komutanların emriyle harekete geçilir. Geçilir ama yağmur şiddetini artırmış, sis iyice çökmüş, üstelik birde fırtına çıkmıştır. Hele hele gençlerin askeri disiplinden uzak oluşu, yüzme bilmemeleri de işin tuzu biberi olmuştur... Yani, gece yarısına doğru ortalık tam bir ana baba gününe dönmüştür. Fırtına yüzünden kayıkları batan... Dalgalara kapılarak boğulan... Boğulanları kurtarmak isterken kendisi de denizde kaybolan gençler bir anda Sinop sahillerinde büyük bir dramın yaşanmasına neden olmuşlardır. Sert dalgaların, fırtınanın da etkisiyle sürüklediği kayıkların kimisi denizde kaybolmuş, kimisi de kilometrelerce uzaklarda sahile yaklaşabilmişlerdir. Ama yine de ölüm pahasına da olsa; silahların büyük bir kısmı sahile çıkarılmıştır.

Peki, bu arada bizim Âşık Rıza’ya ne oldu?

Âşık Rıza, bu olaydan bir hafta sonra gözünü Çatalzeytin’in sahil köylerinden birinde, fakir bir balıkçının evinde açar. Önce ne olup bittiğini anlamaya çalışır. O kadar güçsüz o kadar halsizdir ki konuşmaya mecali bile yoktur. Başucunda bekleyen ev sahibi; bir haftadır hasta yattığını, kendisini sabaha karşı sahilde yatarken bulduğunu söyler. Âşık Rıza, uzun uzun öksürdükten sonra kendisini toparlamaya çalışır. Sinop, gemi ve arkadaşları... Özellikle boğulan arkadaşları gözünün önüne gelince, yatağında doğrulmaya çalışır ama yataktan kalkacak gücü yoktur. Birden ağlamaya başlar. Balıkçı kendisini teselli etmeye çalışır. Ne olup bittiğini anlamak ister. Âşık Rıza, ser verir ama sır vermez. Ne Yusuf Kemal Bey’den ne de silah yüklü gemiden bahseder. Balığa çıktıydım, gerisini hatırlamıyorum der. Ev sahibi bu sözlere inanmaz ama üstüne de fazla gitmez Âşık Rıza’nın.

Birkaç hafta sonra kendisini toparlayan Âşık Rıza, eski sağlığına ve neşesine tekrar kavuşur. Konuşmalarıyla, esprileriyle evin neşe kaynağı olur. Kendisini ziyarete gelen komşular yanından ayrılmak istemezler. Kısa zamanda sohbeti, esprileri ve şakaları köyün içinde dilden dile dolaşır. Hatta çevre köylerden dahi kendisini ziyarete gelmeye başlarlar. Yani, bir ay içinde Âşık Rıza’nın şöhretini çevre köylerden bile duymayan kalmamıştır. Her akşam gariban balıkçının fakirhanesini gırgır, şamata ve şakalarıyla kırıp geçirmektedir. Derken, bir akşam İnebolu’dan gelen iki genç de namını duydukları Âşık Rıza’yı ziyarete gelirler. Bu gençler, İnebolu’dan Kastamonu’ya kağnı arabalarıyla silah ve cephane taşıyan ekiptendirler. Durmadan Âşık Rıza’yı incelerler. Aralarında kaş göz işaretiyle birbirlerine bir şeyler anlatmaya çalışırlar. Âşık Rıza da kendisine yönelen bu bakışları, mimikleri fark etmiştir. Bu gençler diğerlerinden farklıdır. Tedirgin olsa da sormadan edemez:

-Gardaş, siz de bu köyden misiniz?

İnce bıyıklı olan genç soğuk bir şekilde cevap verir:

-Hayır!

Âşık Rıza, artık Çatalzeytin’in bütün köylerini tanıyor ya. Bir ay içinde her köyden dostu oldu ya. Yerli gibi konuşur:

-Hangi köydensiniz?

Gençlerden sakallı olanı sert bir şekilde karşılık verir:

-Bizi bırak da sen ne arıyorsun bu köyde? Nerelisin?

Âşık Rıza, sakallı gencin üslubunu beğenmez ama cevap verir:

-Sinop.

-İçinden mi?

-Boyabat.

-Bu köyde ne arıyorsun?

Son soruya hemen cevap veremez Âşık Rıza. Kem küm eder. İşte balığa çıktıydım falan der ama kendisine manalı manalı bakan gençleri tatmin edemez. Yine de cesaretle konuşmaya devam eder:

-Gardaş, siz nereden geliyorsunuz? Nereye gidiyorsunuz?

İnce bıyıklı genç cevap verir:

-Gardaş, biz İnebolu’dan Kastamonu’ya silah taşıyoruz. Mustafa Kemal’in ordusuna çalışıyoruz. İzinli geldik. Üç gün sonra döneceğiz.

Mustafa Kemal’in ismini duyunca Âşık Rıza’nın gözleri parlar. Yüzünde güller açmıştır. Belki Boyabatlı arkadaşları da İnebolu’ya geçmişlerdir. Heyecanlı bir şekilde ayağa kalkar:

-Gardaşlarım!.. Sizi karşıma Allah çıkardı. Ben de silah taşıyan ekiptendim. Sinop’ta gemiden karaya silah taşırken denizde kayboldum. Kayığımın parçalarına güçlükle tutunmuştum. Dalgalar beni, fırtınanın da etkisiyle bu köyün sahiline kadar sürüklemiş. Ev sahibi beni sabaha karşı baygın bir vaziyette sahilde bulmuş. Allah razı olsun, beni öz oğlu gibi bakarak iyileştirdi. İşte bu yüzden buradayım. Beni de hemen İnebolu’ya götürün!

Silah taşıyan ekiptenmiş!.. Bu kıtlıkta... Bir eli yağda bir eli balda!.. Yediği önünde yemediği arkasında!.. Her gece, Hacivat- Karagöz Orta Oyunu oynatmış!.. Silah taşıyan ekiptenim, diyor!.. Silah taşıyan ekipten olsa, günlerce bu köyde yiyip- içip yatar mı? Dünya umurunda değil gibi şakalar yapar mı? Bütün köyü tiyatroya döndürmüş!.. Hem, Sinop’ta silah ne geziyor ya?

Sakallı genç ile ince bıyıklı genç sinsi bir şekilde bakışırlar. Âşık Rıza’yı gözleri hiç tutmamıştır. Konuşmalarını kaile almazlar. Sakallı genç Âşık Rıza’yı şüphelendirmek de istemez:

-Peki, biz buraya yakın bir köydeniz. Üç gün sonra, öğlene doğru geleceğiz. Hazır ol.

Üç günü iple çekti Âşık Rıza. Üç gün sonra balıkçının evine gelen iki genç Âşık Rıza’yı da yanlarına alarak İnebolu’ya doğru, yayan olarak yola çıkarlar. Akşama doğru İnebolu’ya varan üç arkadaş; geceyi, cephane taşıyanların kaldığı küçük bir handa geçirirler.

Sabahın köründe kalkan üç arkadaş alil acele çorbalarını içtikten sonra, kağnılarının başlarına geçerler. Kendisine zimmetli olarak verilen bir çift öküz ile kağnı arabasını teslim alan Âşık Rıza, çok mutludur. Silahları, kağnı arabasına bir güzel yükler. Kastamonu’ya doğru hareket eden yüzlerce silah yüklü kağnı arabasını, kendi kağnısıyla takip etmeye başlar. Bir süre gittikten sonra arkasına bakan Âşık Rıza, Çatalzeytin’den beraber geldikleri o iki genç arkadaşını göremez. Arkada mı kaldılar, öne mi geçtiler diye düşünürken; henüz birkaç kilometre kadar gitmişken Âşık Rıza’nın yanına, sivil kıyafetli, silahlı üç kişi yaklaşır. Silahlarını Âşık Rıza’nın üzerine doğrultarak, teslim olmasını söylerler. Âşık Rıza, ne olduğunu anlayamamıştır. Şaşkın şaşkın bakar. Sivil kıyafetli askerlerin komutanı olduğu anlaşılan kişi tok sesiyle devam eder:

-Asker kaçağı olduğun için seni tutukluyorum. Zorluk çıkarma. Düş önümüze!

İşe bak ya!.. Âşık Rıza, henüz asker bile değil!.. Ne asker kaçağı?

Komutanı tatmin edemez Âşık Rıza. Hiç direnmeden teslim olur. Kendisini, balıkçının evinden alarak İnebolu’ya götüren o iki genç; Âşık Rıza’yı asker kaçağı diye ihbar etmişler!

Asker kaçaklarının suçu: İdam!

Şaka gibi. Boyabat’tan Yusuf Kemal Bey’in emriyle Kurtuluş Savaşı’nı yapan ordumuza silah taşımak için yola çıkan Âşık Rıza, Kastamonu İstiklal Mahkemesi’nde asker kaçağı suçlamasıyla idamla yargılanmaya başlar!

Kastamonu İstiklal Mahkemesi Başkanı, Kurtuluş Savaşı’nın Önderi Mustafa Kemal’in yakın çalışma arkadaşlarından Mustafa Necati Bey’dir. Mustafa Necati Bey; sert, kararlı, tavizsiz; duygusallığa asla yer vermeyen bir kişiliğe sahiptir.

Âşık Rıza, en kısa zamanda yargılanmaya başlar. Mahkeme günü, solgun bir yüzle, bitkin bir halde Mahkeme Başkanı’nın karşısına çıkar:

-Efendim; ben, bırak asker kaçağı olmayı; asker bile değilim. Daha on sekiz yaşındayım...

Mustafa Necati Bey, sert bir şekilde Âşık Rıza’nın sözünü keser:

-Çanakkale Savaşı’nda on beşliler savaştı!

Âşık Rıza, bu kinayeli konuşmaya kızdı:

-Evet savaştı!.. O savaşan on beşlilerin yarısı bizimdi!.. Çanakkale Savaşı’nda en çok şehidi biz verdik!

Mahkeme Başkanı, yine sert bir üslupla müdahale etti:

-Siz kimsiniz?

Âşık Rıza, aynı sertlikle cevap verdi:

-Boyabatlıyız!

-Uzatma! Olayı anlat!

Yahu Âşık Rıza, Mahkeme Başkanı sana olayı anlat, diyor... Boyabatlıyım, dedin. Boyabatlıyız, dedin. Boyabat’tan başlasana! Ne diye balıkçının evinden başlıyorsun?

Neden balıkçının evinden başladı? Çünkü o evde karşılaştığı iki gence –kendisini asker kaçağı diye şikâyet ettikleri için- çok kızmıştı. Hemen gözünün önüne onlar gelmişti. Ah onlarla bir karşılaşsa ikisini de bir kaşık suda boğacaktı ya... Neyse. Azgın sirke küpüne zararmış:

-Efendim, beni asker kaçağı diye şikayet eden o iki arkadaşla, hasta olarak kaldığım balıkçının evinde karşılaştım. İnebolu’dan Kastamonu’ya silah taşıdıklarını söylediklerinde kendilerine yalvardım. Beni de götürün, dedim. Onları balıkçının evinde üç gün bekledim. Asker kaçağı olsam bekler miydim? Üç gün sonra geldiler. Beraber İnebolu’ya geldik. Geceyi handa geçirdik. Sabah olunca silah taşıyan kağnıcıların yanına götürdüler beni. Bana de bir çift öküz verdiler. Şu arabaya cephane yükle, dediler. Ben, hemen arabamı güzelce yüklemeye başladım. Yükümü, urganla sıkıca sardım. Öküzlerimin boyunduruğunu vurdum. Zelvelerini bağladım.. Hatta orada yaşlı bir adam arabasını yağlıyordu. Yalvararak, yağ istedim. Sağ olsun iki bir etmedi. Arabamın tekerlerini- gıcırtı olsun diye- bir güzel yağladım. Efendim, kağnı arabasının gıcırtı sesi bana türkü gibi gelir. Hem bu gıcırtı sesi, öküzlerin bile yorgunluğunu alır, güçlerine güç katar; yeğin gitmelerini sağlar. Birazcık artan yağla öküzlerimin boynuzlarını da yağlayarak ayna gibi parlattım. Ala danamın sırtını sıvazladım. Sakar danamın kulaklarını okşadım. Yol kenarında bulunan ayva ağacından düzgün bir dal keserek yapmış olduğum övendiremi sağ elime aldım...

Coşkulu bir şekilde konuşan Âşık Rıza’nın gözleri dolmaya, sesi titremeye başlamıştı. Zira, Mahkeme Başkanı ve diğer yetkililerin kendisine bakışlarını beğenmemişti. Boşuna konuştuğuna inanmaya başlamıştı. Memleket ateşler içindeyken, yurdun dört tarafı düşman işgali altındayken çok önemli kararlar alan İstiklal Mahkemeleri’nde duygusallığa; hele hele kaybedilecek bir saniyeye bile asla yer yoktu.

Mahkeme Başkanı Mustafa Necati Bey, duraklayan Âşık Rıza’yı sert bir şekilde uyardı:

-Eee sonra?

İdam sehpasını gözünün önüne getiren, yağlı ilmiği boynunda hisseden Âşık Rıza, aynı sertlikte karşılık verdi:

-Sonrası! Öküze gâh, dedim!

Bir an Mahkeme Salonu’nda çıt çıkmadı. Bu ani fakat tatlı sessizliğe Mustafa Necati Bey, bir anlam verememişti. Kendisi de sessizliğe bürünen salona uymuştu; ama bu uyuş Âşık Rıza’nın son sözlerinin ne anlama geldiğini anlayamadığı içindi. Sessizliğin nedenini anlamaya çalışmak için etrafına şaşkın şaşkın bakmaya başladı. Sessizlik kısa sürdü. Diğer yetkililer hafif hafif kıkırdamaya başladı. Bu İstiklal Mahkemeleri’nde görülmüş bir şey değildi. Bu yüzden bu kıkırdamalara da Mustafa Necati Bey, bir anlam verememişti. Hatta bozulur gibi oldu. Daha sert bir ses tonuyla tekrar sordu:

-Ne dedin? Ne dedin?

Altta kalmadı Âşık Rıza:

-Öküze gâh, dedim! Öküze gâh!

Mahkeme Salonu kahkahalarla yıkılıyordu. O kadar ki Mahkeme Başkanı Mustafa Necati Bey bile mendiliyle gözlerinden akan yaşları silerken, bir yandan da su içmeye çalışıyordu.

İdamla yargılanan Âşık Rıza, istemeden de olsa İstiklal Mahkemesi Salonu’nu -kısa sürede- tiyatro salonuna çevirmişti.

Salonda tekrar sükûnet sağlandıktan sonra Mustafa Necati Bey, sorusunu değiştirdi:

-Evladım... Sen Boyabatlısın da... O balıkçının köyünde ne arıyordun?

Kul bunalmayınca Hızır yetişmezmiş!.. Zaten Âşık Rıza, Hızır’ım, der gibi baktı Mahkeme Başkanı Mustafa Necati Bey’in gözlerine. Sonra, bakışlarını Mahkeme Salonu’nun tavanına dikerek bir şeyler mırıldandı. İki elinin avuçlarını yüzüne götürerek duasını tamamladıktan sonra, tekrar Mahkeme Başkanı’na döndü. Az önceki gülüşmeler... Mustafa Necati Bey’in evladım, diye hitap etmesi Mahkeme Salonu’nda iyimser bir havanın esmesine neden olmuştu. Birazcık olsa da Âşık Rıza’yı kendine getirmişti. Daha doğrusu aklı başına gelmişti. Kendisini asker kaçağı diye şikâyet eden o iki gence kızdığı için savunmasını yanlış yerden yapmaya başlamıştı. Hızır’ın ağzından çıktığına inandığı soruyu daha rahat bir şekilde cevaplamaya çalıştı:

-Efendim; ben, Boyabat’tan arkadaşlarımla Sinop’a gitmiştim...

Âşık Rıza’nın lafı uzatacağını, belki de alakasız yerlere götüreceğini sezen Mustafa Necati Bey, bu sefer tatlı-sert bir şekilde uyardı:

-Oğlum, sizi Sinop’a kim çağırdı?

-Yusuf Kemal Bey!

Yusuf Kemal Bey ismi Mahkeme Salonu’na -deyim yerindeyse- bomba gibi düşmüştü. Salonda gerçek anlamda çıt çıkmıyordu. Kurtuluş Savaşı’nın Önderi Mustafa Kemal’in en yakın dava arkadaşlarından birisi olan Yusuf Kemal Bey, Mahkeme Başkanı Mustafa Necati Bey’in de yakın çalışma arkadaşlarındandı. Sessizliği Mustafa Necati Bey bozdu:

-Peki, evladım; Yusuf Kemal Bey, senin için şahitlik yapar mı?

Yusuf Kemal Bey için, Ulu Önder Mustafa Kemal için; işgal altındaki Türk yurdunu kurtarmak amacıyla; yüzme bilmediği halde keşen donuyla denize atlayan Âşık Rıza, kendisinden çok emindi:

-Adamsa yapar!

ÂşıkRıza’nın, birazcık küstahça olsa da bu kendinden emin konuşması Mustafa Necati Bey ve çalışma arkadaşlarının tekrar gülümsemelerine neden olmuştu.

Yusuf Kemal Bey’e derhal telgraf çekilerek durum izah edildi. Yusuf Kemal Bey, Âşık Rıza’yı tanıdığını, kendi adamı olduğunu belirtti.

Kastamonu İstiklal Mahkemesi acil bir şekilde toplanarak kesin kararı verdi. Kararı Mahkeme Başkanı Mustafa Necati Bey açıkladı:

-Âşık Rıza, suçsuz olduğun anlaşılmıştır. Beratsın. Yalnız, sana son olarak bir soru daha soracağım. Sen, İnebolu’da kağnı arabasını yükledikten sonra, öküzlere ne demiştin?

Âşık Rıza, soruyu büyük bir keyifle cevapladı:

-Öküze gâh, dedim Hâkim Bey! Öküze gâh, dedim!

Tarih:27 06 2017 21:52(351) Facebook'ta Paylaş

Boytek Boyabat Kız Öğrenci Yurdu

Yorumcuların dikkatine! Yasal Uyarı!

  1. Yorumlarınızı anlaşılır bir dille ve dilbilgisi kurallarına uygun olarak özenle yazınız. BÜYÜK HARF kullanmayınız. Tekrar okuyarak yanlışlarınızı düzeltiniz.
  2. Anlaşılmaz kısaltmalar yapmayınız.
  3. Lütfen yorumlarınızda terbiye dışı sözler kullanmayınız.
  4. Yazılan yorumların sorumluluğu yazarına aittir. Sonradan pişman olunacak hukuki sorunlarla karşılaşmamak için kişi veya kurumlara yöneltilmiş olan eleştirileriniz hakarete varmasın.
  5. Yorumlar denetlendikten sonra yayına verilecektir.
  6. Yazılarımızda yanlış ya da kusurlu bir konu bulunursa bunu lütfen bize bildiriniz.

Yukarıdaki Sözleşmeyi/Uyarıları kabul ediyorum.
'Evet' Yazın:
İsim:
E-mail: (isteğe bağlı)

| Beni Unut

Sinop'u Marka Şehir Yaparsa Vekil Maviş Yapar


Darbeler ve 15 Temmuz


ALLAH Siz ve Sizin Gibileri Islah Etsin....


Kılıçdaroğlu, adaların işgaline daha ne kadar sessiz kalacaksın?


Doğup Büyüdüğüm Evimi Satıyorum


Rant ve Oy, İstanbul Sular Altında


Kıbrıs, İskenderun ve Hatay Gezisi Fotoğrafları-4


15 Temmuz gecesi (II)


Boyabat Çemberinin Köyden Kente Göçü


‘Yerim sizin ‘Milli Mücadele’nizi’ demek serbest mi?


Ders Almasını Bilmek


Doğruysa Çok Büyük Ayıp!


Boyabat Gazetesi 12. Yaşında


Öküze Gâh Dedim


Hacıçayı Köyünden Görüntüler


Canım babam benim... Çok özledim çook.


Boyabat'ı Hiç Böyle Gördünüz mü?


Ramazan ayı, sigaradan kurtulup özgürlüğe kavuşmak için fırsat


Geçim öncelikli eylem planı


Bazı Hurafeler


2010 Anayasa Değişikliği Halk Oylaması Sonuçları (12 Eylül 2010)


Ortaya Karışık


Eyvah ! Stres mi ?


Bellaforonte'nin Kenti TLOS


Sallım Çorba


Anlayamadıklarım


KÜNYE




Yazı ve Haberleriniz İçin:
boyabatgazetesi@boyabatgazetesi.com
haber@boyabatgazetesi.com
adreslerine E-posta gönderebilirsiniz




Temmuz ayı ziyaretci sayısı:778295
DtGaNi


* ANASAYFA *