

OSMAN ÇAKIR
15 Mayıs 2026
Bazı insanları sevmek, susuz bir toprağa yağmur olmaya çalışmak gibidir. Elinizde ne kadar su varsa dökersiniz; zamanınızı, sabrınızı, anlayışınızı, uykularınızı, hatta kendi ruhunuzdan parçaları…
Bazı topraklar vardır ki suyu kabul etmez. İçine çekmez, filiz vermez, yeşermez. Siz ısrarla emek verirsiniz, ama karşınızdaki değişmez.
Sonunda fark edersiniz; değişmeyen sadece onun davranışları değildir, sizin de içinizde bir şeylerin eksilmeye başladığıdır.
İnsanın en büyük yanılgılarından biri, sevgiyi tedavi gücü sanmasıdır.
Oysa sevgi her şeyi iyileştiren mucizevi bir ilaç değildir.
Bazı yaralar vardır ki sahibi pansuman istemez.
Bazı insanlar vardır ki acılarını kimlik edinmiş, kırıklıklarını karakterine dönüştürmüştür.
Siz onların hayatına ışık taşımaya çalışırken, onlar karanlığa alışmıştır. Hatta karanlığı sever; çünkü aydınlık, onlar için yüzleşmek demektir. Değişmek emek ister, sorumluluk ister, cesaret ister. Herkes bu yükü taşımak istemez.
İşte burada başlar insanın görünmez yorgunluğu. Çünkü siz bir başkasının eksik bıraktığı savaşı kendi omuzlarınıza alırsınız.
Onun çocukluğundan kalan yaralarını, kırılmış güvenini, öfkesini, korkularını, hoyratlığını anlamaya çalışırsınız.
“Belki biraz daha sabretsem düzelir”,
“Belki beni görünce farklı davranır”,
“Belki bir gün anlar” diye diye kendinizi ertelenmiş bir hayata mahkûm edersiniz.
Bu erteleme çok sinsidir. İlk başta fedakârlık gibi görünür, sonra alışkanlığa dönüşür, ardından kimlik hâlini alır.
Artık siz yalnızca bir insanı sevmiyorsunuzdur; onu onarmaya çalışıyorsunuzdur.
Fakat burada insanın kendine sorması gereken sert ama gerekli bir soru vardır:
Ben partner miyim, dolgu malzemesi mi?
Dost muyum, yoksa tamirci mi?
Hiç kimse başka bir insanın kurtarıcısı olmak zorunda değildir.
Bu düşünce kulağa hoş gelmese de gerçeklerden kaçamazsınız. Kişi içinde bulunduğu alanı terk etmiyorsa bu hâl ağır bir psikolojik yüktür.
Çünkü birini sürekli kurtarmaya çalışan kişi, farkında olmadan kendi batışını hazırlar.
Karşı taraf değişmek, kurtulmak için adım atmıyorsa, sizin çabanız yalnızca tek taraflı bir enerji transferine, kaybına dönüşür.
Siz verirsiniz, o tüketir.
Siz toparlarsınız, o dağıtır.
Siz umut inşa edersiniz,
O aynı yerden yıkmaya devam eder.
Bir gün aynaya bakarsınız; iyileştirmeye çalıştığınız kişi hâlâ aynı kişidir ama siz artık eski siz değilsinizdir.
Daha yorgun,
Daha kuşkucu,
Daha kırılgan,
Daha tükenmiş birine dönüşmüşsünüzdür.
İşte insanı hasta eden tam da budur:
Başkasının iyileşmeyen yaralarının, sizin ruhunuzda enfeksiyon oluşturması.
Toplum, fedakârlığı çoğu zaman ölçüsüzce yüceltir.
“Sabret”,
“Sen düzeltebilirsin”,
“Biraz daha çaba göster” cümleleri, nice insanı kendi sınırlarını yok saymaya iter.
Bilinmelidir ki bazen en büyük olgunluk, kalmakta değil gitmektedir.
Her savaş kazanılmak zorunda değildir.
Her insan kurtarılmak zorunda değildir.
En önemlisi, herkes sizin emeğinize layık değildir.
Birini sevmek, kendini feda etmek değildir.
Destek olmak başka şeydir; kendini tüketmek başka.
Eğer bir insan değişmek istemiyorsa, sizin sevginiz onun yerine karar veremez.
Kimse, kendi kapısını içeriden açmak istemeyen birini dışarıdan kolay kurtaramaz.
Hayatta bazı vedalar kayıp değil, korunma biçimidir.
Bazen çekip gitmek bir terk ediş değil; ruh sağlığını, özsaygını ve iç huzurunu geri alma girişimidir.
Çünkü insanın başkasına uzattığı eli, gerektiğinde kendine de uzatabilmesi gerekir. Aksi hâlde insan, düzelmeyecek birinin hikâyesinde figüran olurken kendi hayatının başrolünü kaybeder.
Ne acıdır ki bazı insanlar, başkalarını iyileştirmeye çalışırken en çok kendilerini ihmal ederler.
İnsan herkesten önce kendi yarasına merhem olmayı öğrenmelidir. Çünkü tükenen bir kandil, başkasına ışık veremez.
