

OSMAN ÇAKIR
26 Temmuz 2026
Boyabat’ta bir yaz günü… Güneş, sıcaklığını iyiden hissettiriyor.
Sıcak hava taşa, toprağa, betona işlemiş. Kalenin gölgesi bile insanı serinletmeye yetmiyor.
Kalebağı yolundan aşağıya doğru yürüdüm. Kolaz Çayı kurumuş.
O gün herkes gibi ben de serin gölge aradım. İlk önce Köprübaşındaki çay bahçesinde oturmak istedim. Sonra vazgeçtim.
Sonra niraz soluklanmak için tarihi Orta Çarşı’da, PTT’nin önündeki eski kahvede dışarıda bir sandalyeye oturdum. Yoldan yukarı aşağı geçen insanları seyrettim.
Hava ağırlaşmıştı; bulutlar, sanki birileri onları uykudan uyandırıyormuş gibi ağır ağır toplanıyordu.
Yağmur çiselemeye başladı.
Bölge için yapılan duyurulara kulak verenler için bu durum sürpriz değildi. Ama bazıları yağmur beklemiyordu.
Yağan yağmurun düşen damlalarını izledim. Yaz yağmuru Boyabat’ta hep böyle gelir: Habersiz, ani ve biraz da inatçı.
İlk damla alnıma düştü. Sonra ikincisi, üçüncüsü… Birden gökyüzü kararır gibi oldu. İnsanlar koşuşturmaya başladı.
Yerimden kalkmadım. Belki de kalkmak istemedim. Çünkü o an, çocukluğumdan kalma bir his canlanmıştı içimde:
Yağmurun altında ıslanmak... Sadece ıslanmak değil; bir tür özgürlük, bir tür hatırlama.
Geçen yıl aylarca bir damla yağmur düşmemişti.
Yağmur kısa sürede sağanağa döndü. Bazı yerlerde su birikintileri oluştu ama sokaklar ayna gibi parladı. Eski taşlar bir anda yıkandı. Birikmiş tozlar sel suyuna karışıp aktı.
Biraz dinlendikten sonra ayağa kalktım. Elimdeki eski şemsiyeyi açtım. Yürümeye başladığımda yağmur suyu saçlarımdan yüzüme, yüzümden yakama aktı. Gömleğim sırılsıklam oldu. Ayakkabılarımın içine su sızdı.
Adnan Menderes Bulvarı üzerinde gülümseyerek yürüdüm.
Sonra Boyabat’ın dar sokaklarında, yağmur altında yürümek başka bir şeydi. Evlerin saçaklarından dökülen sular, sanki eski bir şarkının notaları gibi düşüyordu yere.
Yaşlı bir mahalleli amca kapısından dışarı bakıp:
“Yavrum, ıslanıyorsun, şu saçaklığın altına gir!” diye seslendi.
“Zararı yok amca, hasret kaldık böyle havalara, güzel geliyor” dedim.
O an, ikimizin arasında bir yakınlık kuruldu...
Yağmur, insanları birbirine yaklaştırır; çünkü herkes aynı suda ıslanmak ister.
O gün kaleye doğru yürüdüm. Taş merdivenler ıslanmış, kayganlaşmıştı. Yukarı çıktıkça rüzgâr arttı.
Yağmur yüzüme tokat gibi çarpıyordu. Ama soğuk değildi. Yaz yağmuru Boyabat’ta bile ılık olur.
Toprağın kokusu, ıslak otların, taşların kokusu… O koku insanın içine işler. Sanki yıllardır unuttuğun bir şeyi hatırlatır:
Bedeninle, toprakla, gökyüzüyle aynı dilde konuştuğunu.
Kuş bakışı yüksekten baktığımda çarşıda insanların hâlâ koşuşturduğunu gördüm.
Kimisi poşetle başını kapatmış, kimisi dükkânların altına sığınmıştı.
Ben ise yukarıda, ıslak taşların üstünde duruyordum.
Düşündüm...
Biz ne zaman yağmurdan korkmaya başladık?
Ne zaman şemsiyeyi, arabayı, kapalı mekânı tek sığınak saydık?
Çocukken yağmur demek oyun demekti.
Sokakta koşmak, su birikintilerine basmak, ıslanıp eve dönmek…
Annelerimiz kızardı ama biz gülerdik.
Şimdi ise ıslanmak neredeyse bir aksilik gibi görülüyor.
O gün, Boyabat’ın yaz yağmurunda ıslanırken kendime bir söz verdim:
Bundan sonra her yaz, en az bir kez, şemsiyesiz, plansız, sadece yağmurun altında yürüyeceğim.
Çünkü o ıslaklık sadece bedeni değil, ruhu da yıkıyor. Günlük telaşın tozunu alıyor. İnsana “hâlâ buradasın, hâlâ hissediyorsun” diyor.
Akşam olduğunda yağmur dinmişti. Sokaklar temiz, hava berraktı.
Ben ise hâlâ ıslaktım. Ama içimde bir dinginlik vardı.
Boyabat o yaz günü bana bir şey öğretmişti:
Bazen en güzel anılar, planlanmayan, kontrol edilmeyen, sadece yaşanan anlardan doğar.
Yağmur, o anların en dürüst tanığıdır.
Bundan sonra her yaz yağmuru başladığında aklıma yine o gün gelecek. Kalenin altındaki ıslak taşlar, saçaklardan dökülen sular, mahallelinin sesi… İşte o vakit kendi kendime gülümseyeceğim.
Çünkü biliyorum... Bir daha ıslanacağım. Ve her ıslandığımda biraz daha hafifleyeceğim.
