E-posta: boyabatgazetesi@boyabatgazetesi.com
Boytek Boyabat Kız Öğrenci Yurdu

Tur

Çok küçük yaşlarda dinlemeye başladı Ali Can Göksu. Hem nasıl dinleme: Can kulağı ile... Koyun gibi... Çıt çıkarmadan... Gök gürültüsünü dahi duymadan... Kulağının dibinde top patlasa oralı bile olmadan... En çok mutlu olduğu akşamlar annesinin,

-Hadi hazırlanın bakalım çocuklar, Bayise teyzenize gidiyoruz, komutuydu.

Neden bu kadar çok seviniyordu Ali Can Göksu?.. Bayise teyzede kuzu kebabı mı çevireceklerdi? Baklava mı yiyeceklerdi? Bal şerbeti mi içeceklerdi? Hayır!.. Masal dinleyeceklerdi! Bayise teyze o kadar güzel masal anlatıyordu ki! Ali Can Göksu doyamıyordu dinlemeye... Bazen ağlıyordu, bazen gülüyordu; bazen de sabahlara kadar düşünüyordu... Ya hayal kurmalar…

Okumayı öğrenir öğrenmez Ali Can, Bayise teyzesinden dinlediği masalları aramaya başladı:Masal kitaplarında, hikâye kitaplarında; sinemalarda… Kimisini buldu, kimisini bulamadı. Hayal kahramanlarına bazen rastlıyordu, bazen hayal kırıklığına uğruyordu. Önce Teksas, Tommiks, Zagor, Red Kit gibi çizgi romanlarına merak sardı. Özellikle babası bu tür kitapları okuduğu için kendisine çok kızıyordu. Öğretmenlerinden dayak yediği bile oldu. Vazgeçmedi bu tür kitapları okumaktan. İnadına sevdi Rodi’yi, Puik’i, Zagor’u... Ali Can, yıllar sonra günlük bir gazetenin sanat sayfasında şöyle bir haber okuyacaktı:

”Ankara’da bir kütüphane yetkilisi, yirmi yıl önce başlatılan bir çalışmanın sonuçlarını açıkladı:Her türlü kitabı bünyesinde barındıran kütüphanemiz; Teksas, Tommiks vb. resimli çizgi romanlarının da bulunduğu bölümler açmıştı. Kütüphanemize gelen çocuklar en çok resimli çizgi romanlarının bulunduğu bölümleri ziyaret ederek bu tür kitapları alıp okumaya başladılar. Bu durum hem bizi hem de velileri üzerek kara kara düşündürdü. Bakalım bu işin sonu nereye varacak diye sabırla beklemeye başladık. Yirmi yıl sonra resimli çizgi romanları okuyan çocuklar; artık roman, hikâye, şiir, deneme kitapları okumaya başlayarak iyi bir okuyucu kitlesi oluşturdular!”

Bu haber acı acı gülümsetmişti Ali Can’ı. Bu kitapları okuduğu için kendisini döven öğretmenleri gözünün önüne gelmişti. Kıyameti koparan babasını düşünüp Allah’a şükretmişti: Doğru yola erken yaşta soktuğu için.

Kemalettin Tuğcu’nun hikâye kitaplarını da- sırf Bayise teyzesinin masallarına biraz benzettiği için-pek sevdi Ali Can. Attila’nın adamı Tarkan’ın, Fatih’in fedaisi Kara Murat’ın maceralarını da bir müddet takip etti.

Öğretmen oldu Ali Can Göksu. Yirmi yaşında bir dağ köyünün ilkokulunda, tek öğretmen olarak çalışmaya başladı. Torpilli öğretmenlerin ova köylerinde, sahil kenarındaki köylerde çalıştıklarını fark etmedi bile. Öyle bir dalmıştı ki hikâye kitaplarına, romanlara… Çelik Blek’i ,Rodi’yi unutmuş muydu? Kesinlikle hayır! Rodi, bazen rüyalarına bile giriyordu. Ama; yaşı, mesleği, çevresi Ali Can öğretmeni başka dünyalara doğru itiyordu. Mavera, Dergâh, Türk Edebiyatı, Milliyet Sanat, Gösteri, Adam Sanat, Varlık, Türk Dili gibi edebiyat dergilerini okuyor... Tarih dergilerini de severek takip ediyordu. Peki, bilgi dağarcığını durmadan geliştiren Ali öğretmen, topladığı bu bilgi birikimini birileriyle paylaşabiliyor muydu? Evet. Kimlerle? Köylülerle! Evet köylülerle! Çalıştığı dağ köylerindeki-henüz dimağları tertemiz, öz güvenleri müthiş- köylülerle paylaşıyordu bilgi birikimini. Elektriğin olmadığı bu köylerde kendisini-kendisi gibi-dinleyen köylülerle (daha sonra elektriğin olduğu köylerde bu dinleyici kitlesini bulamadı ) sabahlara kadar (yatsılıklar yenildikten sonra tempo daha da artarak) okuduklarını, öğrendiklerini, yorumlarını paylaşıyordu. Velhasıl, ilk yıllarda her şey yolunda gidiyordu. Okuduğu kitapların sayısı çoğaldıkça; takip ettiği edebiyat ve tarih dergilerini-daha bir-anlamaya başladıkça, (köylere yeni yeni gelmeye başlayan elektriğin de az suçu yoktu hani) dinleyici kitlesi yavaş yavaş azalıverdi Ali öğretmenin. Üzülüyordu... Sıkılıyordu... Bazen çatlayacak gibi oluyordu. Kendi kendisini sorgulamaya başlamıştı: Öğrendiklerimi yanlış mı aktarıyorum? Yoksa, okuduklarımı anlamıyor muyum? Yanlış insanlarla mı sohbet ediyorum? Yahu, çok mu soğuk ve itici biriyim? Nerede yanlış yapıyorum?..

Dinleyici bulamaması resmen çıldırtıyordu Ali Can öğretmeni. Küçük kasabalara yakın, ulaşımı-en azından dağ köylerine bakarak-fena olmayan köylerin ilkokullarında (puanı tuttuğu için) çalışmaya başlayınca; Öğretmen Evi, sendika, dernek, vakıf gibi yerlere gitmeye başladı. Sonuç: Sıfır! Adi bir kahvehaneden farksız olan Öğretmen Evi’ne takılan öğretmen arkadaşlarından dinleyici kitlesi oluşturamadı! Sendika ve dernekleri denedi: Olmadı! Kimsenin hikâye falan dinlemeye niyeti yoktu! Şoförler Cemiyeti, Avcılar Kulübü vb. yerleri ziyaret etmeye başladı. Nedense, Öğretmen Evi’nden daha fazla dinleyici kitlesi buldu buralarda! Ama, onlar da kendisini dinledikten sonra, şimdi sıra bizde - senin anlattıkların da ne ki- diyerek sazı ellerine alıyorlardı: Çal babam çal. Ali Can Öğretmen, kendisini on beş dakika dinlediler diye saatlerce avcıların yalanlarını, şoförlerin partallarını dinlemek zorunda kalıyordu. Sonunda pes etti. Biraz da oyun oynanan kahvehaneleri denemek istedi. Sırf kahvehanedekilerle sohbet edebilmek için tavla, elli bir, okey gibi oyunları öğrenip oynamaya başladı. Ama, beceremiyordu. Dikkatli oynamadığından mı ne, kimse kendisini eş olarak karşısına almıyordu! Hoca, hele sen gel şöyle otur yanımıza; çayını iç, kahveni iç, keyfine bak be kardeşim diyerek onere etmeye çalışıyorlardı. Kendisini on dakika dinleyecekler diye saatlerce, sabırla oyun oynayan arkadaşlarını masanın bir köşesinde –masum masum- oturarak seyrediyordu. Daha doğrusu seyretmeye çalışıyordu. Dumanı pek takmıyordu. Küfrü de; ama gürültü yok mu gürültü? Dayanamıyordu Ali Can öğretmen. Kahvehanelerden de yavaş yavaş soğumaya başladı. İyice kabuğuna çekildi.

Nüfusu yirmi bin olan bir kasabanın ilköğretim okullarından birisine tayini çıkınca pek sevindi Ali Can öğretmen. Büyük bir sosyal çevreye geldiğine inanıyor! Aydınlarla tanışacağını sanıyor! Şunu da yapacağım, bunu da yapacağım diye havalarda uçuyordu. Kimseden yüz bulamadı!.. Zaman zaman bazı edebiyat dergilerinde çıkan yazılarını –yahu ben o kadar da önemsiz işlerle uğraşmıyorum, bakın benim de becerebildiğim işler var der gibi-öğretmen arkadaşlarıyla, başka meslekten dostlarıyla paylaşmayı denedi… Iıh… Olmuyordu! Hem böyle davranması işleri biraz daha zorlaştırdı. Kendisinden daha da uzaklaştılar. Bunu fark eden Ali öğretmen, bir daha yazdıklarından kimseye bahsetmedi!..

Sorgulamalar tekrar başladı. Bu durumun nedenlerini araştırmaya başladı. Toplumu daha bir dikkatle gözlemlemeye çalıştı. Önce öğretmen arkadaşlarının parti başkanlarına –özellikle iktidar partisinin parti başkanlarına tabii-veya siyasi nüfuzu olan kişilere gösterdikleri teveccüh, saygı; daha doğrusu yalakalık dikkatini çekti Ali Can öğretmenin. Diğer meslekten olan arkadaşları da parti başkanlarına, iş adamlarına, daire başkanlarına büyük teveccüh gösteriyorlardı! Yamaçlarında otlayarak koyun gibi dinliyorlardı! Ali öğretmen zengin değildi. Parti başkanlarına yalakalık yapıp müdür, bürokrat vb. olamazdı. Sendika başkanı (bir yere başkan olursam belki beni de dinlerler sanıyordu) , Vakıf başkanı olma denemeleri fiyaskoyla sonuçlandı! Kendisinden arada bir kitap alıp okuyan genç bir öğretmen arkadaşının, arkasından türlü türlü dolaplar çevirmesini, üstelik “yedirmezler oğlum yedirmezleeer!” diye konuşmasını da duyunca bir kere daha hayal kırıklığına uğradı… Herkesten biraz daha uzaklaştı.

Öğrencileriyle yaptığı sosyal faaliyetlerde hiçbir zaman sıkıntıya düşmedi Ali Can Öğretmen. Bağlama çaldığı için Türk halk müziği korosu kurabiliyordu sınıfında. Zurna çaldığı için (öğrencilerinden birini de davulcu yapıyordu) halk oyunları da çalışabiliyordu. Piyes çalışmalarını asla ihmal etmiyordu. Öğrencilerinin öz güven kazanmalarında tiyatro çalışmalarının önemini daha mesleğinin ilk yıllarında sezmişti. Aynı oyunları tekrar tekrar oynayarak öğrencilerini bıktırmamak için her öğretim yılı yeni piyes kitapları alıyordu. Nedense bu tür kitapları tedarik etme konusunda giderek sıkıntı başladı. Çalıştığı kasabanın kitapçıları ilkokul seviyesinde piyes kitapları getirmemeye başladılar. Çevre kasabalara gitti. Yok! Piyes kitabı yok! Sanki yer yarıldı da piyes kitapları içine girdi. 1995-1996-1997 Eğitim Öğretim Yıllarında Samsun gibi Karadeniz Bölgesi’nin en büyük yerleşim merkezinde ( daha önceden her türlü kitabı bulabildiği kitapçılar da olmak üzere) bütün kitapçıları karış karış taradığı halde; ilkokul 3’üncü, 4’üncü ve 5’inci sınıf seviyesinde piyes kitabı bulamayınca bütün ümidini kesti Ali Can öğretmen. Bütün kitapçılarda Soru Bankası ve Test Kitabı’ndan başka kitap yoktu! İlkokul öğrencilerinin sanatla uğraşması, sosyal faaliyetlerde bulunması kimsenin umurunda bile değildi! Varsa yoksa Soru Bankası, Test Kitabı… Gerisi boş! Olayı çözmüştü Ali Hoca: Toplum para ve makam peşindeydi. Bunları elde etmek de Soru Bankası, Test Kitabı ve yalakalıktan geçiyordu. Kendi çalışmalarını değerlendirdi: Demek ki ben toplumun rağbet etmediği kitapları okuyorum, çoğunluğun değer vermediği dergileri takip ediyorum… Sonra da dinleyici kitlesi arıyorum! Zaten biraz uzatınca ne diyorlardı: Hoca, bize hikâye anlatma ya!..

Eee… Ne olacaktı şimdi? Kasabayı mı terk etseydi yani… Bunu-ciddi ciddi-düşündü. Hicrette hayır vardır demiyor muydu sevgili peygamberimiz. Ama, bakmakla yükümlü olduğu yaşlı anne ve babası vardı. Çocukları henüz küçüktü. Hem nereye gidecekti? Torpili yok, morpili yok… Vereceği bir tayin dilekçesiyle soluğu uzak dağ köylerinin birinde alacağı kesindi. Gerçi fena da olmazdı hani. Mesleğinin ilk yıllarında çalıştığı dağ köyleri gözünün önüne geldi. İçi kıpır kıpır oldu. Yahu, o dağlarda gördüğümüzle kalacağız galiba diye acı acı mırıldanırken ağlamaklı oldu. Gerçekleri görmeye başlayan Ali Can öğretmen kispete vurmak üzereydi.

1998 yılında sonbahar mevsiminin sonuna yaklaşılırken cumartesi sabahı Toros marka arabasının antifrizini ölçtürmek için sanayiye giden Ali Can öğretmen, gide gele birazcık samimi olduğu, çalıştığı ilkokulda çocukları da okuduğu için az da olsa saygı gördüğü; otomobil yedek parçası, otomobil lastiği satan, Abdülkerim Boran isimli bir esnaf arkadaşının dükkânına uğradı. Dükkânda üç kişi daha vardı. Çayları ellerinde neşeli neşeli sohbet ediyorlardı. Kanuni Sultan Süleyman’ın Viyana Seferi’nden bahsediyorlardı. Ali öğretmen, cennete geldiğini düşünerek selam verip gösterilen sandalyeye hemen kuruldu. Abdülkerim Boran kaldığı yerden devam etti:

-Yahu arkadaşlar, Kanuni Sultan Süleyman o kadar zengin, o kadar güçlü ki; değil Osmanlı topraklarında, Avrupa’da bile başı sıkışan kapısını çalıyormuş!.. Mesela, Fransa Kralı Macarlara esir düşmüş, Kralın annesi Kanuni’ye mektup yazarak oğlunun kurtarılması için rica etmiş!..Yalvarmış! Kanuni de Kraliçe’nin verdiği gaz ile Macaristan, Avusturya, Almanya, Hollanda, Belçika ne varsa hallaç pamuğu gibi atmış... Hepsini almış.

Kendisini öylesine dinleyen; ama ciddiye alarak dinliyormuş gibi yapan diğer esnaf arkadaşlarının gözleri faltaşı gibi açılmıştı.

-Vay bee! diyerek hayretlerini ifade ettiler.

Hızını alamadı Abdülkerim Boran:

-Gücü görüyor musunuz arkadaşlar? Bir karının hatırı için nerelere kadar gitmişiz… Helal olsun be!..

Aslında eksiği olsa da sohbet fena değildi. Yahu bir kere sohbet sohbettir. Ali Can öğretmen, gayet iyi niyetli olarak, sohbetin de sağını solunu toparlayarak fırsatı değerlendirmek istedi. Dili de epeydir şişmişti:

-Şimdi arkadaşlar, Kanuni Sultan Süleyman, öyle bir kadının mektubuyla- orduyu sefere çıkaracak kadar- yüzeysel kararlar verecek bir padişah değil. Sonra, Fransa Kralı Fransuva Macarlara değil Roma-Germen İmparatoru Şarlken’e esir düştü. Annesi de Kanuni’den yardım istemiştir. Yardım isteyen kadın öyle alelade bir kadın değil bir Kraliçe. Neyse, Kanuni, Kraliçe’nin mektubunu alınca Hıristiyan birliğini bozma fırsatını yakaladı. Bunun üzerine önce Macaristan üzerine yürümüştür. Mohaç Ovası’nda Macar ordusunu yenen Kanuni, Macar Krallığı’nın başkenti Budin’i fethetmiştir.

Ali Can öğretmeni daha bir ilgiyle dinlemeye başlayan diğer misafirlerin bu durumuna mı sinirlendi ne Abdülkerim Boran birden patladı:

-Ne Hıristiyan birliği be ! Ortada Hıristiyan birliği miristiyan birliği falan mı var? Osmanlı, dağları taşları Müslüman yapmış!..

Ali Can Öğretmen tepkiye aldırmayarak devam etti:

-Abdülkerim Bey, Hıristiyan birlikleri o kadar düzenli çalışıyor, o kadar sistemli hareket ediyordu ki… Sekiz defa Haçlı Seferleri düzenlediler. Bu Haçlı Seferleri’nin sekizi de Anadolu üzerinden yapıldı. Oluk oluk kanımız aktı. Bunu organize etmek kolay mı sanıyorsun? Hele Ortaçağ Avrupası’nda Hıristiyan birlikleri örgütlü olmasalar birlikte hareket edebilirler miydi? Osmanlı Devleti’nin kuruluş yıllarında bile I. Murat, Yıldırım Bayezid, II. Murat zamanında ordularımıza saldıran Balkan ve Avrupa devletlerinin ordularını Hıristiyan birliği organize etmedi mi? Beyler, hangi Hıristiyan devleti bize tek başına saldırdı ki! Her zaman, her yerde birleşerek bize saldırmadılar mı? Bunları birleştiren neydi? Hıristiyan birliği. Daha sonra Reformlarla, Rönesanslarla Kilise’nin etkisi azaldı; ama Hıristiyan birliği daha da güçlendi. Misyonerlik faaliyetleri başladı. Kanuni, bu durumları yakından takip ediyordu.

Misafirler mest olmuşlardı. Ali Can öğretmenin konuşması mı hoşlarına gitmişti; yoksa, kasabanın zengin esnaflarından, belediye başkanının arkadaşı, kasabanın tek milletvekilinin dostu olan Abdülkerim Boran’ın Ali Can öğretmene sözü kaptırması mı belli değildi.

Ali Can öğretmen devam etti:

-Sonra, Kanuni’nin Macaristan üzerine yürümesinin bir nedeni daha vardı. Osmanlı Devleti’nin Orta Avrupa’daki ilerlemesinden en fazla endişe duyan devlet Macar Krallığı idi. Kanuni’nin Macar Kralı Layoş’a gönderdiği elçi öldürüldü. Bunun üzerine 1521’de Belgrad Seferi başlamıştır. II. Murat ve II. Mehmet tarafından kuşatılan ancak alınamayan Belgrad alındı. Belgrad, Avrupa’ya yapılan seferler için önemli bir askeri üs olmuştur. Macaristan’ın fethine zemin hazırlamıştır. Neyse, Kanuni Macaristan’ı ele geçirince Macar toprakları bu tarihten itibaren Osmanlılar ile Avusturya Arşüdükalığı arasında mücadele alanı olmuştur. Yani, Avusturya’nın gözü de Macar topraklarındaydı. Bu yüzden Budin’e saldırdılar. Kanuni, Budin’i tekrar kurtararak, Estergon Kalesi’ni de fethederek Viyana önlerine kadar geldi. Avusturya’nın başkenti Viyana, Türk tarihinde ilk kez kuşatılmış; ancak, ağır topların Budin’de bırakılması, kış şartlarının ağırlaşması ve Avusturya’nın da kuşatmaya iyi hazırlanması nedeniyle alınamamıştır.

Şimdi bunda ne var? Ali Can öğretmen yanlış mı konuştu? Eksik mi anlattı? Abarttı mı? Hayır! Eee o zaman Abdülkerim Boran gözlerini döndürerek, burnundan soluyarak neden masaya vurdu?

-Sen ne diyorsun be Hoca! Kim iyi savunma yapmışmış! Kış şartları da neymiş! Sen hiç Avrupa’ya gittin mi? Macaristan’ı gördün mü? Yahu, Edirne’den öteye geçebildin mi? Ama ben gittim. Hem de bu yaz gittim Macaristan’a. Mohaç Ovası’na ayakbastım. Tuna Nehri’nde yüzümü yıkadım. Karnımızı doyurduğumuz lokanta Budapeşte’yi baştanbaşa görüyordu. Hoca!.. Hoca!.. Lassa fabrikası, bayileri için her yıl tur düzenliyor... Turlardaki kılavuzlarımız profesör gibi bizi her konuda aydınlattılar. Hıristiyan birliğiymiş! Avusturya iyi savunma yapmışmış! Geç bunları anam geç! Ben gözümle gördüm be!.. Seneye de Prag’a gidecekmişiz…

Olacağı buydu. Maaşı bin lira olan bir sınıf öğretmeni; aylık geliri en az yirmi bin lira olan; belediye arkadaşının arkadaşı, milletvekilinin dostu; Lassa lastikleri Bayii olan bir adamın karşısında konuşabilir mi? Seneye de Prag’a gidecekmiş… Sıkı mı hadi gel de Milan Kundera’dan bahset bakalım…

Abdülkerim Boran’ın bu çıkışı, arkadaşlarının da nedense hoşuna gitmişti! Köpek köpeği ısırır mı? Ekonomik çıkar ilişkileri… Siyasi çıkar ilişkileri… Öğretmene acıyarak baktılar: Ulan, daha adam Edirne’den öteye geçememiş, bize neler anlatıyor ya! Sen kimsin be!..

Ali Can öğretmen, üzgün bir şekilde dükkândan ayrıldı. Toros marka arabasına binerek evinin yolunu tuttu. Hammer tarihi, Lamartine tarihi; Cevdet Paşa, Uzunçarşılı, Yılmaz Öztuna tarihleri; Evliya Çelebi’nin on ciltlik eseri Lassa Bayisinin bir ‘Tur Gezisi’ne kurban gitmişti. Aydınlara karşı bir sürü silahı olan Abdülkerim Boran gibi tiplerin şimdi bir de ‘Tur’ gibi silahları olmuştu!..

Aydınların kasabalardaki bir diğer düşmanı da arada bir meşhur-popüler kitapları okuyan müdür, bürokrat; hali vakti yerinde olan tiplerdir. Bunlardan birinin yanına sırf ara sıra da olsa kitap okuyor diye; kendisini-öylesine de olsa-dinliyor diye takılmaya başladı Ali Can öğretmen. Bu ziyaretler sıklaşınca da 1999 yılı Aralık ayının son pazar günü olanlar oldu: Masada, öğretmenimizin ziyaret ettiği mekânın sahibi Remzi Koç, anasının gözü bir muhasebeci ve otururken bile saçlarında dahi özgüven patlamaları olan bir Meşrubat Bayii vardı. Üçü de öğretmenimizden yaşlı ‘abi’ konumunda kişilerdi. Sohbet daldan dala konarken laf döndü dolaştı; evlenmeye, evlenmemeye, evlenememeye geldi çattı. Kasabanın evlenmeyen veya evlenemeyen gözde bekâr erkek ve kızlarından bahsettiler. En çok da ünlü ailelerin evde kalmış kızlarını-bazen gülerek, bazen acıyarak, çoğu kez de alay ederek-çekiştirdiler. Büyük bir saygıyla, sebatla birbirlerini(!)sözlerini kesmeden dinliyorlardı! Velhasıl, kurtlarını iyice döktüler. Herkes bir şeyler söyledi. O onu dinledi, bu bunu dinledi; sıra geldi Ali Can öğretmene. Aslında, öğretmenimize sıra falan gelmedi. Kimse fikrini sormadı; ama, Ali Can öğretmen sohbete biraz-hadi seviye demeyelim de- renk katmak istedi:

-Abi, evlilik gerçekten de ilginç bir müessese. Bu kurumu kurmak kimine göre kolay, kimine göre de zor. Kadere inanıyorum. Nasibe, kısmete, kısmetsizliğe inanıyorum. Kimisi bu işi kolayca hallediyor, kimisi de uğraşıyor uğraşıyor: olmuyor! Düşünün Şair’i Âzam Abdülhak Hamid’in evlilik maceralarını… Elli beş yaşına kadar –çok istediği halde-evlenemeyen Honere de Balzac’ın en sonunda hizmetçisine bile evlilik teklifi etmesini…

Ne diyordu ya bu sınıf öğretmeni! Lafı nereden nereye getiriverdi! Vay kerata vay!..

Ali Can öğretmen, bakışlardan, dudak bükmelerden rahatsız olmuştu; ama, bir örnek daha vererek sözünü bitirmek istedi:

-Ünlü Norveçli yazar Knut Hamsun’un ‘Göçebe’ isimli romanı çok güzel bir örnektir; evlenmeme, evlenememe konusuna. Roman kahramanının yalnızlığını, evlenmek isteyip de bir türlü evlenememesini müthiş yazmıştır Knut Hamsun. Dünya edebiyatında-belki de bu konuda- türünün en iyi örneklerinden biridir.

Yok daha neler, der gibi çatık kaşlarla öğretmeni süzüyorlardı ağır abiler. Ali Can öğretmen, Knut Hamsun’dan biraz daha bahsetti:

-Bu büyük yazarın İkinci Dünya Savaşı’nda Hitler’i desteklemesini Norveç halkı affetmedi. Knut Hamsun’un kitaplarını evlerinden teker teker getirerek, yazarın evinin bahçe duvarının önüne bıraktılar. Öyle ki yığılan kitapların yüksekliğinden Knut Hamsun; penceresinden baktığı zaman sokağın yolunu göremedi. Bu yüzden yazar, bir iki ay içinde üzüntüden öldü. Norveç halkının bu tepkisi çok ilginç değil mi?.. Doğu toplumlarından ne kadar da farklı!..

Ali Can öğretmen, İskandinav ülkelerine biraz daha girmeyi deneyince Meşrubat Bayii Cemalettin Beyaz daha fazla dayanamadı:

-Ali Hoca, dur bakalım orda... Ne biliyorsun sen Norveç halkının, İskandinav ülkeleri halklarının doğu toplumlarından farklı olduğunu? Bir kitap okumayla bu iş oluyor mu?.. Sen hiç yurt dışına çıktın mı? Mesela, İskandinav ülkelerine gittin mi? Ben gittim. Hem de iki defa. Daha geçen yaz Finlandiya’ya gittim. Çarşıda gezdim… Pazarda dolaştım…

Coşmuştu Cemalettin Beyaz. Kendisini gülümseyerek tatlı tatlı dinleyen arkadaşlarına dönerek devam etti:

-Fin Hamamı’na da gittim. Sonra, rehberlerimiz süper bilgili çocuklar. Bizi her konuda aydınlattılar. Bu Fin Hamamı var ya Remzi abi… Görmek lazım ya!.. Anlatılanlar hiç!..Yaşamak lazım ya!..Süper mi süper!..

Konu erotik anılara, çapkınlık maceralarına geldi. Uzadı da uzadı!.. Cemalettin Beyaz sözünü şöyle bağladı:

-Bak Hoca, gezeceksin, göreceksin… İşi iyi bileceksin. Meşrubat şirketleri her yıl bayileri için tur düzenliyorlar... Ben hiç kaçırmıyorum bu tur gezilerini. Önümüzdeki yaz da İtalya’ya gidecekmişiz. Daha şimdiden yerimi ayırttım. Yaa!.. İşte böyle…

Meşrubat Bayisi Cemalettin Beyaz’ın; akıllı ol oğlum akıllı, der gibi konuşması Ali Can öğretmenin canını yine çok acıtmıştı ama… Sırf, arada bir kitap okuyor diye sık sık ziyaret ettiği Remzi Koç ağabeysinin susması; Meşrubat Bayisi Cemalettin Beyaz’ın taban girmelerine kayıtsız kalması; hatta, pis pis sırıtması Ali Can öğretmenin canını daha çok acıtmıştı. Neyse. Sohbet istediği seviyeye gelmediği gibi; ayağa düşmüştü. Tamam karşı görüş olacak, tartışma olacak; ama, kaliteli olacak. Şimdi siz diyeceksiniz ki bu üç kişi ilkokul veya lise mezunu. Hayır:Üçü de üniversite mezunu! İşte, öğretmenimizin canını sıkan da bu ya…

Ali Can Öğretmenin yaşadığı, öğretmenlik yaptığı kasabanın ortasından küçük bir dere geçiyor. Kasabayı hemen hemen ortadan bölen bu derenin kenarında da şirin mi şirin, içinde kocaman çam ağaçları bulunan bir park var. Park aynı zamanda çarşıya pazara da yakın olduğu için kasaba halkının -özellikle yaz mevsiminde- sık sık uğradığı bir dinlenme yeri. Ali öğretmen de zaman zaman gazetesini alarak parka gider... Gazetesini okur, çayını içer... Sohbet edecek bir iki arkadaşına da rastlarsa değmeyin keyfine.

2006 yılında Ekim ayının son haftasında bir pazar sabahı-her zaman olduğu gibi-gazetesini alarak, saat on gibi parka gitti. Tam dere kenarındaki masalardan birinde sohbet eden arkadaşlarını görünce, sevinerek onlardan tarafa yöneldi. Selam kelamdan sonra çaylar söylendi. Bas bas bağıran simitçiden simit aldılar. Masaya birkaç kişi daha geldi. Oradan buradan derken sohbet koyulaştı. Petrol konusunda yoğunlaştılar. Şoför olan arkadaşın derdi-haklı olarak-çok büyükmüş:

-Yahu bıktık be bu benzin zamlarından. Dünya’da en pahalı benzin bizde satılıyormuş! Petrolün çıktığı bu Arap ülkeleri zamanında bizim değil miydi? Bu ülkelerin teknolojileri bizden daha mı ileriymiş de petrolü çıkarmışlar. Hem onların toprağından çıkmış da bizim ülkemizden niye çıkmıyor ya!..

Kısa sürede konuyla ilgili fikrini beyan etmeyen kalmamış gibiydi. Tabii ki Ali öğretmen de çorbada tuzunun bulunmasını istemişti:

-Arkadaşlar, evet o Arap ülkeleri bir zamanlar bize bağlıydı. Osmanlı Devleti’nin birer eyaleti olarak valiler tarafından yönetiliyordu. İşin doğrusu ne biz ne de onlar petrolün farkındaydı. Arap ülkeleri teknoloji olarak bizden ileri falan değildi. Ben, bu petrol konusuna bizim tarih ve anı kitaplarımızdan sadece Evliya Çelebi’nin on ciltlik Seyahatnamesi’nde rastladım. Bakın bu eser, Evliya Çelebi 1611 yılında doğduğuna göre, 1650 yıllarına doğru yazılmış. Evliya Çelebi; Irak’ı, Suriye’yi, Basra’yı gezmiş. Kara kara göller gördüm, diyor. Bu göllerde ördek yok, balık yok, kurbağa yok, diyor. İşte arkadaşlar Evliya Çelebi’nin kara kara göller diye bahsettiği bu göller petrol gölleri!.. Petrol yeryüzüne çıkmış, küçük küçük göller halinde; ama, ne Arap farkında ne biz! Evliya Çelebi, kara göller diye not düşmüş; ama bu kara göllerin petrol gölü olduğunu o da bilmiyor. Bu kara petrol göllerini kim keşfetmiş? XIX. yüzyılda sanayi devrimini yapan, teknolojisi için durmadan ucuz hammadde arayan İngilizler, Fransızlar… Öyle ki İngilizler, Fransızlar taa XIX. yüzyılın başlarında bu kara göllerin petrolünü at arabasıyla taşıdıkları varillerle İran, Kafkas üzerinden Avrupa’ya taşımaya başlamışlar. Fakat arkadaşlar, petrol konusu böyle olmuş diye Arapları da fazla küçümsemeyelim. Kültürlerini, özellikle dillerini iyi korumuşlar. Edebiyatları çok zengin... Medarı iftiharları olan Aruz vezni müthiş!.. Bakın biz, Orhan Pamuk Nobel Ödülü aldı diye seviniyoruz… İlk defa bir Türk yazar Nobel’i kazandı diye havalara uçuyoruz… Arap dünyasından dört kişi yıllar önce, bizden daha evvel Nobel ödülünü kazanmış. Mesela Mısırlı Necip Mahfuz, yazdığı Midak Sokağı isimli hikâye kitabıyla Nobel Ödülü’ne layık görülmüş. Ben, Midak Sokağı’nı yıllar önce okuyunca şaşırmıştım: Hayret bir şey, bir Arap, bu kadar güzel bir hikâye yazabilir mi diye. Demek ki Araplar hakkında ben de ön yargılıymışım… Yanlış düşünüyormuşum. Özellikle Mısır’ın gücünü fark edememişim. Piramitlerin olağanüstülüğünü sezememişim, Elzer Üniversitesi’ni küçümsemişim. Dünya’nın en uzun nehri olan Nil’in etrafında oluşan tarım alanlarını dikkate alamamışım. Düşünebiliyor musunuz arkadaşlar: Dünya’nın ilk takvimi bu topraklarda yapılan tarım çalışmalarının etkisiyle oluşmuş!.. Bereketli tarım çalışmalarına doğal olayların (yağmur, sel vb.)etkisini takip edebilmek için tutulan notlar takvimi ortaya çıkarmış! Müthiş değil mi?..

Ali Can öğretmen, büyük bir iştahla anlatıyor, masadaki (her meslekten) arkadaşları da kendisini ilgiyle, saygıyla dinliyorlardı. Yani, her şey yolunda gidiyordu. Taa ki Mısır’ı anlatırken masaya yeni gelen misafirleri Kemalettin Demirci isimli bir işçi emeklisinin pişmiş aşa soğuk su katmasına kadar. Bakın, Ali Can öğretmenin sözünü nasıl kesti Kemalettin Demirci:

-Ali Hoca, sen hiç Mısır’a gittin mi?

-…!

Devam etti Kemalettin Demirci:

-Ben gittim. Hem daha geçen yaz. Biliyorsunuz şimdi turistik amaçlı ‘Tur Gezileri’ düzenleniyor. Biz arkadaşlarla beş yıldır bu turistik gezilere katılıyoruz. Pahalı da değil. Dediğim gibi geçen yaz da Mısır’a gittim. Elzer Üniversitesi’ni gördüm. Orda öyle anlatıldığı gibi eğitim meğitim yok. Tarım yapılıyormuş! Ne tarımı? Takvimi bulmuşlar! Boş versene sen! Sel geliyor diye takvim mi oluşurmuş!.. Daha küntüre yapmayı, bent yapmayı bile bilmiyorlar! Araplar; miskin, tembel, uyuşuk!.. Bizim köylüler onlardan bin kat daha iyi tarım yapar.

-Ağabey, ben iki bin yıl evvel yapılan tarımdan, oluşan takvimden bahsediyorum, diye bütün saygısını toplayarak müdahale etse de Ali Can öğretmen, Kemalettin Demirci hırsla devam etti:

-Koçum, ben gittim... Gördüm... Nil Nehri’ne ayaklarımı bile soktum... Bir iki metre suda yürüdüm bile. Aynı bizim Gök Irmak gibi. Timsah var dediler de çıktım.Davulun sesi uzaktan hoş geliyor! Necip mi ne, neydi o, her neyse Nobel’i almış! Yaşar Kemal’in tırnağı bile etmez. Kim bilir niye vermişlerdir! Nobel ödülü hak edenlere mi veriliyor sanki?..

Ali Can öğretmen, bütün kibarlığıyla tekrar söze girdi:

-Ağabey, sen Necip Mahfuz’un Midak Sokağı’nı okudun mu?

Cevap gayet kısa ve sert oldu:

-Hayır! İllaki okumam mı lazım?

Ali Can öğretmen, sandalyesine çökmüştü. Kemalettin Demirci devam etti:

-Amerika, İngiltere ve Fransa birlikte olmuşlar Arapları sömürüyorlar. Sussunlar diye de işte böyle Nobel gibi ödüller veriyorlar. Yani ağızlarına bir kaşık bal çalıyorlar. Develerle çölleri geçmişler! Savaşları develerle kazanmışlar! Şöyle dayanıklı bir hayvanmış, böyle kuvvetli bir hayvanmış! Geçin anam geçin! Mısır’a gidesiye ilk işim deveye binmek oldu…

Kemalettin Demirci’nin deveye binme hikâyesini dinleyemedi Ali Can öğretmen. Hemen masayı terk ederek, dere kenarındaki patika yola girip hızlı hızlı-nereye gittiğini bilmeden-yürümeye başladı. Birkaç dakika içinde kasabanın parkından epeyce uzaklaşmıştı. Üzgündü. Gözleri dolu dolu olmuştu. Yürüdü... yürüdü… yürüdü… Ter içinde kalmıştı. Dere kenarında büyük bir çay taşına oturarak, kurbağa seslerini dinlemeye başladı. Hava kararmak üzereydi. Kasabanın hemen dışındaki tarım arazilerini sulayan derenin kenarında bir süre daha yürüdü. Tekrar düz bir çay taşına oturarak; sanki, içindeki yangını fark etmişler gibi çılgınca bağıran kurbağaların feryatlarına kulak verirken daha fazla dayanamadı; ” Nereden çıktı bu Tur Gezileri!” diye güçlükle mırıldanırken de sessizce ağlamaya başladı.

Tarih:30 03 2017 21:18(421) Facebook'ta Paylaş

Boytek Boyabat Kız Öğrenci Yurdu

Yorumcuların dikkatine! Yasal Uyarı!

  1. Yorumlarınızı anlaşılır bir dille ve dilbilgisi kurallarına uygun olarak özenle yazınız. BÜYÜK HARF kullanmayınız. Tekrar okuyarak yanlışlarınızı düzeltiniz.
  2. Anlaşılmaz kısaltmalar yapmayınız.
  3. Lütfen yorumlarınızda terbiye dışı sözler kullanmayınız.
  4. Yazılan yorumların sorumluluğu yazarına aittir. Sonradan pişman olunacak hukuki sorunlarla karşılaşmamak için kişi veya kurumlara yöneltilmiş olan eleştirileriniz hakarete varmasın.
  5. Yorumlar denetlendikten sonra yayına verilecektir.
  6. Yazılarımızda yanlış ya da kusurlu bir konu bulunursa bunu lütfen bize bildiriniz.

Yukarıdaki Sözleşmeyi/Uyarıları kabul ediyorum.
'Evet' Yazın:
İsim:
E-mail: (isteğe bağlı)

| Beni Unut

Tükenmeyen su kaynağı ZEMZEM


Bilgi, Algı, Medya, Hukuk


Yeni Türkiye’de gazetecilik…


Hasta Bezlerine Para Vermeye Son!


Boyabatlının Futbol Aşkı


Hipertansiyon Nedir?


Revize İmar Planı ve Düşündürdükleri


İnsan olan, namusunu ve şerefini kurtaranlara minnet duyar


Çok Önemli Bir Konu


78 Yıllık 23 Nisan Fotoğrafı


Alamancı Öğretmen Yılmaz Yavuz


Erdoğan sandıkla değil, böyle gidecek!


Mutlu Şehir Sinop'un Mutsuz Günü


Geçim öncelikli eylem planı


Bazı Hurafeler


2010 Anayasa Değişikliği Halk Oylaması Sonuçları (12 Eylül 2010)


Ortaya Karışık


Kılıçdaroğlu Teketek'te Boyabat'ı Övdü


Sinop İli 2015 Yılı Vergi Rekortmenleri


Eyvah ! Stres mi ?


SİYAD kendini değişimle geleceğe taşıyacak!


2016 Raporu


Bellaforonte'nin Kenti TLOS


Neden Tuğla Kullanmalıyız


Sallım Çorba


Anlayamadıklarım


KÜNYE




Yazı ve Haberleriniz İçin:
boyabatgazetesi@boyabatgazetesi.com
haber@boyabatgazetesi.com
adreslerine E-posta gönderebilirsiniz




Mayıs ayı ziyaretci sayısı:906677
DtGaNi


* ANASAYFA *