

OSMAN ÇAKIR
07 Şubat 2026
Bazı korkular vardır; gürültü yapmaz, ortalığı velveleye vermez. Kapıyı tekmeleyerek girmez hayatımıza. Sessizdirler. Usulca yerleşirler kalbimizin en kuytu köşesine.
Orada bir sandalye çeker, oturur ve hiç kalkmayacakmış gibi bakarlar yüzümüze. İşte benim korkum da öyle bir korku: Ölüm değil, ayrılmak… Ayrı kalmak.
Ölüm, insanın zihninde büyük bir kelime. Karanlık, bilinmez, ürkütücü. Ama bir o kadar da soyut.
Kimse tam olarak ne olduğunu bilmiyor; belki bu yüzden insan alışıyor… Zamanla “herkesin başına gelecek bir şey” diye avutuyor kendini.
Ölüm, takvim yapraklarında bir gün olarak duruyor uzakta; tarih belli değil ama kesinliği var.
Oysa ayrılmak… O, takvimlerde yazmıyor. Ne zaman olacağı belirsiz, nasıl olacağı meçhul, izi ise şimdiden kalbimin içinde.
İnsanı en çok yoran şey, sonların kendisi değil; yarım kalan cümleler. Söylenememiş “keşke”ler.
Bir gün daha kalsaydık, bir kahve daha içseydik, o tartışmayı o gün yapmasaydık, o kapıyı o kadar sert kapatmasaydık…
Ölüm geldiğinde, en azından herkesin payına düşen bir kader gibi duruyor.
Ama ayrılık öyle değil.
Ayrılık, çoğu zaman iki insanın arasına sıkışmış küçük hataların, büyüyen suskunlukların, ihmal edilmiş bakışların toplamı. İnsan en çok, kendi payına düşen kusurla yüzleşirken acı çekiyor.
Ayrılma ihtimali, gündelik hayatın en sıradan anlarına sızıyor. Sabah uyanırken yanımızdaki boşluğa bakma korkusu, kalabalık bir sokakta bir anlığına kaybetme paniği, akşam bir mesaj gelmediğinde içimizde büyüyen anlamsız sessizlik…
İnsan, sevdiğini kaybetme korkusuyla yaşarken aslında her gün biraz daha ölüyor. Küçük küçük. Kimsenin fark etmediği, kendi içinde yapılan bir cenaze töreni gibi… Ölüm bir defalık. Keskin bir bıçak gibi; vurur ve biter.
Oysa ayrılmak, uzayan bir acı. Her gün yeniden hatırlatan, her şarkıda karşına çıkan, her köşe başında gölgesiyle bekleyen bir yokluk.
Bir fincan kahveye iki kişilik alışmış ellerin, bir gün tek başına kalması gibi… Masada hâlâ yeri dururken, sandalyenin boşluğu insanın içine çöker.
Belki de bu yüzden ölümden korkmuyoruz da ayrılıktan korkuyoruz. Çünkü ölüm, hayatın sonu; ayrılık ise hayatın ortasında açılan bir boşluk.
Yaşamaya devam ediyorsun ama bir şey eksik. Yürüyorsun ama adımların aksıyor. Konuşuyorsun ama kelimelerin yarısı hep boğazında kalıyor.
İnsan, sevdiği gittikten sonra da yaşamayı öğreniyor belki; ama o yaşam hep biraz yarım kalıyor.
Ayrılık, sadece bir insanın yokluğu değildir; birlikte kurulan hayallerin yetim kalmasıdır. “Bir gün” diye başlayan cümlelerin, hiç başlamamış sayılmasıdır. Geleceğe kurduğun küçük ihtimallerin, tek tek kapanan pencereler gibi yüzüne çarpmasıdır.
Ölüm, insanı hayattan koparır; ayrılık ise hayatın içinde bırakır ama eksilterek.
Bazen düşünüyorum: Belki de ölümden korkmamamızın sebebi, onun bize sormadan gelmesi. Seçme hakkımızın olmaması.
Oysa ayrılık, çoğu zaman iki insanın da payı olan bir kararın sonucudur.
İnsan, sevdiğini kaybettiğinde sadece onu değil, “keşke”lerle dolu bir geçmişi de sırtında taşır.
İşte bu yük, ölümün ağırlığından bile ağır gelir bazen.
Bu yazıyı belki de kendim için yazıyorum: Ölümden korkmadım, ayrılıktan korktuğum kadar.
Sevdiğinden ayrı kalacak hayattan, sabahın kahvesinin tadının eksik olmasından, birlikte söylenen bir şarkının yarım kalmasından, bir bakışın artık kimseye ait olmamasından korkuyorum.
İnsan, sevdiğiyle tamamlanmış gibi hisseder; ayrılık geldiğinde, kendi içinden bir parça koparılmış gibi olur.
Belki de yapılması gereken, ayrılıktan korkmak yerine birlikteyken daha çok “şimdi”de kalmak.
Daha çok sarılmak, daha az ertelemek. Çünkü ayrılık çoğu zaman kapıyı çalmadan gelmez; biz fark etmediğimiz için ansızın sanırız.
Oysa suskunluklar birikir, mesafeler uzar, kalpler yavaş yavaş birbirinden soğur.
Ve bir gün dönüp baktığımızda, aslında çoktan ayrılmış olduğumuzu anlarız.
Ölüm değil, ayrılmak korkutuyor… Çünkü ölüm bir son; ayrılık ise bitmeyen bir eksiklik.
İnsan, yokluğa alışıyor belki ama eksikliğe alışamıyor.
Bazı boşluklar vardır ki zamanla dolmaz. Sadece insan onlarla yaşamayı öğrenir.
Ama ne kadar öğrenirse öğrensin, kalbin bir köşesinde hep aynı cümle fısıldanır: Keşke gitmeseydin.
