

OSMAN ÇAKIR
09 Şubat 2026
Şehirler vardır, görürsün, geçersin. Şehirler vardır, biraz kalırsın, alışırsın.
Bir de o şehirler arasında İstanbul vardır ki, O ne görmektir, ne geçmektir, ne de alışmaktır.
İstanbul tutulmaktır. Hastalık gibi. Sevda gibi... Dermanı olmayan, ilacı bulunmayan bir hâl. Mecnun'un çölde Leyla'yı araması gibidir İstanbul sevdası.
Bilirsin ki bulsan da kavuşamazsın, kavuşsan da doyamazsın. Ama gene de ararsın... Sokaklarında, meydanlarında, vapurlarında. Neyi aradığını bilmeden ararsın. Belki kendini, belki zamanı, belki hiç olmamış bir anı.
İlk karşılaşma anını unutmaz kimse... Kimi vapurdan görür, sabahın sisinde yükseliveren minareleri. Kimi gecenin karanlığında, 15 Temmuz Köprüsü'ndeki ışıkların titreşiminde. Kimi de Kadıköy iskelesinin gürültüsünde... Nasıl görürsen gör, o an değişir bir şeyler içinde.
Bir çatlak oluşur kalbin ortasında. O çatlaktan sızar İstanbul... Damla damla, yavaş yavaş.
Sonra sel olur, taşar. Çünkü İstanbul öyle sıradan bir şehir değildir. Coğrafya değildir sadece. Ruh hâlidir.
Kimilerine göre melankoli, kimilerine göre hüzün, kimilerine göre özlem. Ama hepsinin ortak noktası şudur: İstanbul bir yokluktur.
İçinde bulunsan bile yokluğunu hissedersin. Tam kavradığını sandığın an kayar elinden... Su gibi. Rüya gibi.
Sevdaların en karası derler ya, işte bundandır.
Siyah bir sevdadır İstanbul... Karanlık sokaklarında kaybolmak isteyen, ama bir türlü kaybolamayan insanların sevdasıdır.
Çünkü bu şehir ne kadar kaybolsan, seni bir şekilde bulur. Bir Boğaz manzarası, bir simitçinin sesi, bir martı çığlığı... Hemen hatırlatır kendini. "Buradayım" der, "beni bırakamazsın."
Sen de bırakamazsın... İstanbul'dan ayrılanlar bilir bunu. Kilometrelerce uzakta olsan bile, bir parçan hep burada kalır.
Ayasofya'da, Sultanahmet'te, Çemberlitaş'ta, Beyazıt'ta kalır.
O parçanı almadan gidemezsin. Almaya çalıştığında, daha çok parçan kopup kalır. Öyle bir tuzaktır işte.
"Çok kişi sevdalıdır İstanbul'a, ama o öyle herkesi sevmez" sözü de buradan gelir.
İstanbul seçicidir. Kibirlidir belki. Ama haklıdır da. Herkes onu anlayamaz. Herkes o ince çizgiyi göremez.
Hangi çizgi mi? İhtişamla yoksulluk arasındaki. Tarihin ağırlığıyla günün hafifliği arasındaki.
Doğu ile Batı arasındaki o meşhur çizgi değil, hayır. Asıl çizgi, varolanla var olmayanın, geçmişle geleceğin, hatırayla hayalin arasındaki çizgidir.
İstanbul'u sevenler bilir: Bu şehir zamansızdır. Bir anda yüzyıllar geriye gider, sonra ansızın bugüne fırlar.
Ayasofya'nın kubbesinde dolaşan bir güvercin, bin yıllık bir hikâyeyi taşır kanatlarında. Ama hemen yanı başındaki bir kafede oturan genç, yarının İstanbul'unu kurar hayal eder. İkisi de aynı şehirde, aynı anda, farklı zamanlarda yaşar.
İşte bu yüzden yorucudur İstanbul sevdası. Çünkü bir şehri değil, bin şehri seversin.
Bir zamanı değil, tüm zamanları. Bir mekânı değil, sonsuz mekânları.
Her sokak başka bir dünyadır. Her semt başka bir hayat.
Üsküdar'dan Beyoğlu'na geçmek, sadece boğazı aşmak değildir. Bir dünyadan diğerine geçmektir.
"Sevmezse yandın, severse ayrı yandın" sözünün derinliği de burada yatar. Çünkü İstanbul sevdiğini de yakar, sevmediğini de.
Sevmezse dışlar, iteler, hep yabancı bırakır. Ne kadar uğraşsan, ne kadar çabalasan, kapıları açılmaz. Duvarlarına toslar durursun. Bir de severse, işte o zaman asıl belaya girersin. Koynuna alır, sarmalarsın, öyle bir sarıp sarmalarsın ki nefes alamazsın. Bağımlısı olursun. Başka yerde yaşayamazsın artık.
Hiçbir şehir benzemez ona. Bir daha bırakmaz seni. Uzağa gitsen de, başka diyarlara yerleşsen de, İstanbul hep içindedir. Rüyalarına girer. Düşüncelerini istila eder.
Bir koku, bir ses, bir görüntü yeter hatırlamana. Yağmurun asfalta vurması, denizin tuzlu havası, akşam ezanının yanıklığı... Hepsi birer çağrıdır. "Dön" der, "burası senin yerin."
Belki de İstanbul'un bu denli güçlü olmasının sebebi, binlerce yılın birikiminden kaynaklanır.
Bu topraklarda ne imparatorluklar kuruldu, ne savaşlar verildi, ne aşklar yaşandı, ne gözyaşları döküldü. Her taşı, her duvarı, her sokağı bir tanıktır.
Sen burada yürüdükçe, o tanıklıkların ortasında olursun... Geçmişin gölgesinde, geleceğin belirsizliğinde, şimdinin kargaşasında.
İstanbul mecnunluğu da bundandır işte. Leyla'sını arayan Mecnun gibi, sen de bir şey ararsın bu şehirde... Belki huzur, belki aidiyet, belki sadece bir an. Ama önemli değil ne aradığın.
Önemli olan aramaktır. Yürümektir sokaklarında. Kaybolmaktır kalabalığında. Yok olmaktır sessizliğinde.
Ama İstanbul izin vermez yok olmana. Seni hep bir parçası yapar. Girdin mi bir kez bu sevdaya, çıkamazsın. Çıkmak istesen bile, bir şekilde geri gelirsin.
Belki bedenle değil, ama ruhunla. Belki ayaklarınla değil, ama düşlerinde.
Sonunda şunu anlarsın: İstanbul'u sevmek, kendini sevmekten vazgeçmektir biraz. Çünkü o öyle büyük, öyle kocaman bir sevdadır ki, kaybolursun içinde.
Kaybolmak, bazen bulunmanın en güzel hâlidir.
İstanbul bir sevdadır. Sevdaların en karası. En derin. En acılı. En tatlı. En hakiki.
Bir kere tutuldun mu, kurtuluş yoktur. Zaten kim ister ki kurtulmayı?
Sevda da böyle değil mi zaten? Kaçmak isteyip de kaçamadığın, tutulup da kurtulmadığın...
İşte İstanbul da böyle. Tutar seni, bırakmaz.
Sen de istemezsin ki bıraksın...
