Yayın Tarihi:29 03 2026 11:36(207)

Ölümden mi, Yoksa Yaşamaktan mı Korkmalıyız?

OSMAN ÇAKIR
  28 Mart 2026

"Her canlı ölümü tadacaktır…" Allah Teâlâ böyle buyuruyor.

Bu hatırlatma, kulağa ne kadar sade gelse de insanın içine doğru indikçe derinleşen, ağırlaşan ve insanı kendisiyle yüzleştiren bir hakikati taşır.

İnsan, bu gerçeği bilmesine rağmen çoğu zaman onu yaşamaz; erteler, görmezden gelir, hatta unutmayı tercih eder. Oysa ölüm, hayatın karşısında duran bir son değil; hayatın anlamını inşa eden en temel sınırdır.

Bugün sokaklara baktığımızda, sabahın erken saatlerinde yüzlerinde yorgunluk taşıyan insanları görürüz. Daha gün başlamadan tükenmiş gibi yürüyen, gözleri bir yere değil de sanki hiçbir yere bakmayan insanlar… Sanki hepsi bir yerlere yetişiyor ama nereye, niçin, ne uğruna, bunu kendileri bile tam olarak bilmiyor.

İşte tam da burada asıl korkulması gereken şey ortaya çıkıyor: Ölüm değil, yaşanmamış bir hayat.

İnsan ölümden korkar; çünkü bilinmezlikten korkar. Ama asıl bilinmezlik, her gün aynı alışkanlıkların içinde kaybolup giden bir hayatın içindedir. Sabah kalkıp akşam yatana kadar yapılan şeylerin, günün sonunda insana ne kattığı, ruhunu ne kadar beslediği, kalbine ne kadar dokunduğu sorulmaz. Hâlbuki ölüm, bu soruları er ya da geç insanın önüne koyacak olan en kesin hakikattir.

Ölümden korkmamak gerektiği sıkça söylenir. Bu doğru bir tavsiyedir ama eksiktir. Ölümden korkmamak için önce yaşamaktan korkmamak gerekir. Gerçek anlamda yaşamak… Sevmek, üzülmek, sorumluluk almak, hata yapmak, telafi etmek, üretmek, paylaşmak… Kısacası insan olmak.

Çünkü ölüm, anlamlı bir hayatın sonunda geldiğinde korkulacak bir şey olmaktan çıkar; aksine, tamamlanmış bir hikâyenin son noktası gibi durur.

Asıl korkulması gereken, insanın kendi hayatına yabancılaşmasıdır. Kendi içinde boşluk büyürken bunu fark etmemesidir. Kalabalıkların içinde yalnızlaşması, konuşurken bile içinden susmasıdır. Günler geçerken ömrün eksildiğini değil, sadece zamanın aktığını sanmasıdır. İşte bu, sessiz bir kayıptır; ne mezar taşında yazılır ne de ardından ağıt yakılır.

İnsan, ölüm gerçeğini hatırladıkça hayata daha sıkı tutunmaz aslında; daha doğru tutunur. Önceliklerini gözden geçirir. Kırgınlıkların ne kadar anlamsız olduğunu, kibirin ne kadar boş olduğunu, ertelediği güzelliklerin aslında hayatın kendisi olduğunu fark eder. Bir dostun hatırını sormanın, bir ağacı sulamanın, bir çocuğun başını okşamanın, bir lokmayı paylaşmanın ne kadar kıymetli olduğunu yeniden öğrenir.

Bilinmelidir ki ölüm, hayatın düşmanı değildir. Ölüm, hayatın ölçüsüdür. Ona bakarak neyin değerli, neyin değersiz olduğunu anlarız. Eğer bir insan, her an ölebileceğini gerçekten hissederek yaşarsa, hayatını hoyratça harcamaz. Zamanını israf etmez. Kalbini kirletmez. Bilir ki her şeyin bir hesabı, her anın bir karşılığı vardır.

Bugün belki de en büyük sorun, insanların ölümden değil, yaşamaktan kaçıyor olmasıdır. Gerçek duygulardan, derin bağlardan, sorumluluktan kaçış… Her şeyin yüzeyde kaldığı, hızla tüketildiği bir dünyada, insanın kendi ruhunu da tüketmesi… İşte bu, ölümden daha ağır bir kayıptır.

O halde korkulacak şey bellidir: Anlamsız bir hayat. Kendine yabancı bir ömür. İçinde sevgi barındırmayan, iz bırakmayan, bir başkasının hayatına dokunmayan bir varoluş. Böyle bir hayat, henüz sona ermeden tükenmiş demektir.

Ölüm, bir gün mutlaka gelecek. Bundan kaçış yok. Ama o güne kadar nasıl yaşadığımız, hangi izleri bıraktığımız, neyi gerçekten hissettiğimiz tamamen bizim elimizde. Belki de yapılması gereken en dürüst şey, her gün kendimize şu soruyu sormaktır: “Bugün gerçekten yaşadım mı?”

Eğer bu soruya içten bir “evet” diyebiliyorsak, ölüm korkulacak bir karanlık olmaktan çıkar. Çünkü insan bilir ki, yaşadığı her an onu eksiltmemiş; aksine tamamlamıştır.

Facebook'ta Paylaş

Yorumcuların dikkatine! Yasal Uyarı!

  1. Yorumlarınızı anlaşılır bir dille ve dilbilgisi kurallarına uygun olarak özenle yazınız. BÜYÜK HARF kullanmayınız. Tekrar okuyarak yanlışlarınızı düzeltiniz.
  2. Anlaşılmaz kısaltmalar yapmayınız.
  3. Lütfen yorumlarınızda terbiye dışı sözler kullanmayınız.
  4. Yazılan yorumların sorumluluğu yazarına aittir. Sonradan pişman olunacak hukuki sorunlarla karşılaşmamak için kişi veya kurumlara yöneltilmiş olan eleştirileriniz hakarete varmasın.
  5. Yorumlar denetlendikten sonra yayına verilecektir.
  6. Yazılarımızda yanlış ya da kusurlu bir konu bulunursa bunu lütfen bize bildiriniz.

Yukarıdaki Sözleşmeyi/Uyarıları kabul ediyorum.
'Evet' Yazın:
İsim:
E-mail: (isteğe bağlı)




Beni Unut

İstanbul'da Yağmur Şefkati


Boyabat Gazetesi Ramazan Bayramı Mesajı


Beko Eleman Aranıyor


Orucu Bozan 10 "Yemek"


2026- 1447 Boyabat Ramazan İmsakiyesi


Tuz Kokmuş Bir Kere, Kırklasan Nafile…..


Boyabat'ın 2025 yılı nüfusu belli oldu


Suriye'deki gelişmeleri "mal, mal" izleyen kim?


Boyabat hepimizin ortak değeridir


Devlet mi güçlü, Maden Şirketi mi?


Kalebağı'ndan Sonbahar Fotoğrafları


Kedinin Ölümüne Yazılan Bir Mersiye: Ah Pisi Vah Pisi


2024 Boyabat Yerel Seçimleri Mahalle Bazında Sonuçlar


Boyabat Dörtyol'dan Kar Manzaraları-22 Şubat 2025


Emekliler Yılı...


Medya, Tüketim ve Mutluluk


Mutlu Yıllar


AKP iktidarı, hangi ekonomik program hedefini tutturdu ki?


Türkiye'de, sosyal adalet gereği zamlar yapılıyor!


Sallım Çorba


Bazı Haramlar -2


Yılmaz Özdil şehit dedelerimizin dünyanın nerelerinde yattığını


Boyabat Ticaret ve Sanayi Odası Tanıtım Videosu


Müjde…. Hadi Hayırlı Olsun


Fevkaladenin Fevkinin de Fevkinde


Yazı ve Haberleriniz İçin:
boyabatgazetesi@boyabatgazetesi.com
haber@boyabatgazetesi.com
adreslerine E-posta gönderebilirsiniz.
Mart ayı ziyaretci sayısı:

981509


Tasarım:DtGaNi