

OSMAN ÇAKIR
26 Nisan 2026
Hayat, insanın en çok güvendiği anda bile kendi sözünü söyleyen, kendi yolunu çizen tuhaf bir misafir gibidir.
Biz planlar yaparız; sabahın erken saatlerinde içimizde filizlenen umutlarla, iyiliğin ve güzelliğin çoğalacağına dair inançla günler kurarız.
Fakat hayat, bizim kurduğumuz cümlelerin arasına beklenmedik bir zamanda bir kelimeyi iliştiriverir.
O kelime bazen bir kayıp, bazen bir hastalık, bazen de içimizi ansızın daraltan bir haber olur.
İşte o an, insanın iradesiyle hayatın akışı arasındaki ince çizgi belirginleşir.
İnsan doğası gereği iyiliğe meyillidir.
Güzeli ister, huzuru arar, kalbini incitmeyen bir düzenin içinde yaşamak ister. Bu istek, insanı ayakta tutan en temel duygudur.
Ancak hayat, bu arzuların tam karşısına bir sınav koyar. Sanki “İstediğin kadar iyi ol, istediğin kadar güzel dile; ben yine de seni deneyeceğim” der gibi…
Bu durum, ilk bakışta bir haksızlık gibi görünür. Çünkü insan, iyiliğin karşılığının yine iyilik olmasını bekler. İnancımıza göre iyiliğin karşılığı iyilik değil midir?
Oysa hayat, matematiksel bir dengeyle işlemez.
Musibet dediğimiz şey, sadece bizim başımıza gelen bir olay değildir. O, aynı zamanda içimizdeki sabrı, direnci ve anlam arayışını ortaya çıkaran bir aynadır.
Bir insan, en çok da zor zamanlarda kendini tanır. Rahatlık içinde herkes iyi olabilir; ama darlıkta iyi kalabilmek, asıl sınavın kendisidir.
Belki de bu yüzden, yaşadığımız sıkıntılar sadece birer engel değil, aynı zamanda birer öğretmendir.
Toplum olarak da bu gerçeği çoğu zaman göz ardı ederiz.
Başkalarının yaşadığı acılara bakarken, “Neden onların başına geldi?” diye sorarız. Halbuki aynı soru, bir gün bizim için de sorulabilir. Çünkü hayat kimseye ayrıcalık tanımaz. İyilik yapan da sınanır, kötülükten uzak duran da.
Bu durum, insanın adalet anlayışını sarsabilir. Fakat belki de burada başka bir adalet vardır; insanın göremediği, fakat hissetmek zorunda olduğu bir denge.
İnsanın en büyük yanılgılarından biri, kontrolün tamamen kendi elinde olduğunu sanmasıdır. Plan yapmak, geleceği kurgulamak elbette gereklidir. Ancak bu planların gerçekleşip gerçekleşmeyeceği çoğu zaman bizim dışımızdaki koşullara bağlıdır.
İşte bu noktada, insanın kabullenme becerisi devreye girer. Kabullenmek, teslim olmak değildir; aksine, mücadele ederken hayatın gerçekliğini inkâr etmemektir.
Bir musibet geldiğinde, insan önce nedenini arar. “Neden ben?” sorusu zihni kemirir.
Belki de sorulması gereken soru şudur:
“Bu bana ne anlatıyor?” Çünkü her zorluk, içinde bir anlam taşır. Bu anlam bazen sabrı öğretir, bazen şükretmeyi, bazen de insanın kendine karşı daha merhametli olmasını…
Hayatın bu sert yüzü karşısında insanın sığınabileceği en sağlam yer, yine kendi iç dünyasıdır.
Dışarıdaki fırtınaları durduramayabiliriz, ama içimizde bir sükûnet kurabiliriz. Bu sükûnet, her şeyin yolunda olduğu bir yanılsama değil; her şeye rağmen ayakta kalabilme gücüdür.
Sonuç olarak, hayatın bizim irademizin ötesinde işleyen bir yönü olduğu gerçeğini inkâr etmek mümkün değildir.
Ne kadar iyilik dilersek dileyelim, ne kadar güzel hayaller kurarsak kuralım, bazı musibetler bu dünyanın kaçınılmaz bir parçasıdır.
Ancak önemli olan, bu musibetlerin bizi nasıl değiştirdiğidir. Kırılan mı oluruz, yoksa daha da mı derinleşiriz?
Belki de hayat, bize tam olarak şunu öğretmek ister:
İyilik yapmak, güzelliği dilemek; sonucu garanti ettiği için değil, insan kalabilmenin tek yolu olduğu için değerlidir.
Çünkü insan, başına gelenlerle değil, o gelenlere verdiği anlamla şekillenir.
