

OSMAN ÇAKIR
10 Mayıs 2026
İnsan, yaradılışı gereği adalet duygusuyla dünyaya gelir. Daha çocukken bile paylaşımda bir eşitsizlik gördüğünde “Bu haksızlık” diye itiraz eder. Çünkü vicdanında görünmez bir terazi vardır; ölçer, tartar, karşılaştırır.
Kimsenin öğretmesine gerek kalmadan bilir ki emek karşılıksız kalmamalı, iyilik hor görülmemeli, güven istismar edilmemelidir. Fakat hayat, bu içsel teraziyi sürekli zorlayan büyük bir sınavdır.
İnsan büyüdükçe yalnızca ekmek kazanmayı, sorumluluk almayı, ayakta kalmayı öğrenmez; aynı zamanda hayal kırıklığını, vefasızlığı, görmezden gelinen yanlışları da tanır.
Bir noktadan sonra insanı en çok yaralayan şey doğrudan maruz kaldığı acı bile değildir. Asıl acı, o acının sıradanlaşmasıdır.
Haksızlık bir kere yaşandığında isyan doğurur. İkinci kez yaşandığında öfke üretir. Üçüncüde ise ağır bir yorgunluk başlar. Sonrasında çok daha tehlikeli bir süreç işler: Alışma.
Belki de çağımızın en büyük trajedisi budur; kötülüğün artık insanları sarsmıyor oluşu.
Bir zamanlar vicdanları ayağa kaldıracak olaylar bugün birkaç dakikalık konuşma malzemesi olup tüketiliyor. İnsanlar kısa bir şaşkınlık yaşıyor, başını iki yana sallıyor, birkaç cümle kuruyor ve sonra gündelik hayatına dönüyor. Çünkü hayat durmuyor; faturalar ödenmeyi, ev sahibi kiranın verilmesini, çocuklar süt, mama, bez, oyuncak alınmasını bekliyor.
Sabahın alaca karanlığında durakta otobüs bekleniyor, uykulu gözlerle işe gidiliyor. Akşam markete uğramak zorunlu istikamet. Yemek hazırlanıyor... Koşturmaca zaman sınırı tanımıyor.
Öte yanda büyük ahlâkî meseleler ise günlük telaş içinde küçülüyor. Bu küçülme, yalnızca olayların değil, insanların da küçülmesidir.
Bir toplumda çürüme bir anda başlamaz. Önce dilde başlar. Yanlışı yanlış diye adlandırmamaya başlar insanlar. Sonra davranışlara sirâyet eder; herkes birbirine göre pozisyon alır, kimse ilke üzerinden konuşmaz.
Bir süre sonra haksızlık karşısında tepki vermek “saflık”, dürüst kalmak “enayilik”, incelik göstermek “zayıflık” gibi görülmeye başlanır. En ağır dönüşüm ise tam burada gerçekleşir: İnsanlar kötülüğe karşı savaşmayı bırakıp onunla yaşamayı öğrenir.
Kırılmak insanîdir. Küsmek de öyle... İnsan bazen öyle yorulur ki artık anlatmak istemez. Çünkü anlatmanın da bir karşılığı kalmamıştır.
Bir derdini söylediğinde anlaşılmak yerine küçümsenmiş, bir itiraz sunduğunda sorun çıkaran ilan edilmiş, bir iyilik yaptığında karşılığında nankörlük görmüşse; içine kapanır. Kalbinin etrafına görünmez duvarlar örer.
İşte o duvarların ardında doğan cümle çok tanıdıktır: “Bana ne.”
Bu iki kelime basit görünür ama içinde koca bir toplumsal hikâye taşır. “Bana ne” yalnızca umursamazlık değildir; çoğu zaman defalarca hayal kırıklığına uğramış bir ruhun savunma mekanizmasıdır.
İnsan bazen dünyaya sırtını dönmez; dünya ona defalarca sırtını döndüğü için geri çekilir. “Beni ilgilendirmez” cümlesi de öyledir. İlk bakışta kayıtsızlık gibi görünür ama arka planında çoğu zaman tükenmişlik vardır.
Sürekli yanlışlara şahit olup hiçbir şeyin değişmediğini görmek, insanın mücadele enerjisini emer. Sesini yükseltir, karşılık bulamaz. İyi niyet gösterir, suistimal edilir. İnşa etmeye çalışır, yıkıldığını görür. Sonra içten içe şu kanaat yerleşir: “Demek ki hiçbir şey değişmiyor.”
Asıl tehlike tam da burada başlar. Çünkü kötülük yalnızca yapanlarla değil; ona alışanlarla da güç kazanır.
Bir toplumun çöküşü, büyük krizlerden çok küçük kayıplarla olur. Birinin yere çöp atmasına kimsenin aldırmamasıyla, bir yalanın “ne olacak canım” diye geçiştirilmesiyle, bir haksız kazancın zekâ göstergesi sayılmasıyla, bir hakaretin mizah diye sunulmasıyla...
Bunların her biri küçük görünür. Ama damla damla biriken bu ihmal, sonunda ortak vicdanı aşındırır.
İnsan zamanla şunu fark eder: En büyük kayıp, dışarıdaki bozulma değil; içerideki duyarsızlaşmadır.
Çünkü insanın canı yalnızca başına gelenlerden değil, artık hiçbir şeye şaşıramamaktan da yanar. Bir zamanlar tepki verdiği şeylere bugün sessiz kalması, kendi içindeki dönüşümü fark etmesine neden olur.
Bu fark ediş bazen daha da ağırdır. “Ben ne zaman böyle oldum?” sorusu, dış dünyaya değil, insanın kendi vicdanına yönelttiği zor bir sorudur.
Yine de mesele burada düğümlenmez. Alışmak kaçınılmaz olabilir ama teslim olmak zorunlu değildir.
İnsan her şeye rağmen kendi içindeki o teraziyi tamamen kaybetmemeli.
Belki dünyayı tek başına düzeltemez, büyük yapıları değiştiremez, çürümüş sistemleri bir anda dönüştüremez. Ama kendi cümlesini, tavrını, vicdanını koruyabilir.
Çünkü toplumsal iyileşme büyük sloganlarla değil; küçük ama istikrarlı ahlâkî dirençlerle başlar.
Bugün en zor şey, kirlenmiş bir düzende temiz kalabilmektir. Gürültü içinde nezaketi, hoyratlık içinde inceliği, çıkarcılık içinde hakkâniyeti sürdürebilmektir.
İnsan bazen bunun nâfile olduğunu düşünebilir. Ama aslında her dönemin en büyük direnişi budur.
Belki mesele her şeye tepki vermek değil; tepki verme yeteneğini kaybetmemektir.
Çünkü insan tamamen “bana ne” noktasına geldiğinde yalnızca başkalarından değil, kendi vicdanından da uzaklaşır. Oysa vicdan, insanın içindeki son sığınaktır.
Dünya ne kadar yorucu, insanlar ne kadar nankör, düzen ne kadar bozuk olursa olsun; insanın kendine dönüp “Ben yine de bildiğim doğruyu kaybetmeyeceğim” diyebilmesi büyük bir ahlâkî karardır.
Bazen çağın ruhuna karşı verilebilecek en güçlü cevap budur:
Herkesin alıştığı yerde hâlâ rahatsız olabilmek.
Herkesin sustuğu yerde en azından içinden itiraz edebilmek.
Herkesin “bana ne” dediği yerde, insan kalabilmek.
